* Kuşatma planı: Suriye’den çıkar, Akdeniz’de boğ, içeriden vur, Türkiye’yi mutlaka durdur. * Bu rüzgar fırtınaya dönecek:İbrahim Karagül

Biz, 31 Mart seçimlerine ve “çokuluslu müdahale boyutu” artık açıkça ortaya çıkmış olan “organize seçim müdahalesi”ne yoğunlaşmışken, Türkiye’nin çevresinde inanılmaz gelişmeler oluyor.

Balkanlar’dan Suriye’nin kuzeyinde, Ege’den Akdeniz’e, Girit adasından Sudan’a, Libya’dan ve Basra Körfezi’ne kadar yaygın, son derece etkili, hemen hepsi Türkiye’nin alanını daraltmaya dönük kapsamlı bir plan uygulanıyor.

Hemen söylemiş olayım; içerideki hareketlilik, siyasi alandaki yeni girişimler hatta medya alnındaki yeni çıkışlar tamamen bu yeni dalga ile, kapsamlı planlama ile birebir örtüşüyor.

TÜRKİYE’Yİ DURDUR! MEZHEP ÇATIŞMASININ ÇOK DAHA ÖTESİ GELİYOR

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) içinde bulunduğu, iz bıraktığı her organizasyonun, her girişimin, her müdahalenin, her ortaklığın, her düşmanlığın iki ana gerekçesi var. Türkiye’yi durdurmak ve ABD ile İsrail adına bütün coğrafyada yeni bir vesayet döneminin önünü açmak.

Bu ülkeler, Muhammed Bin Zaid (BAE) ve Muhammed Bin Selman üzerinden yürütülen bu girişimlerin, Yemen’den Libya’ya, Fırat’ın Doğu’sundan Sudan’a, Somali’den Katar’a, her alanda etkisini gösteren müdahalelerde, ellerini uzattıkları her yerde İsrail ve ABD adına taşeronluk yapıyor.

Bu durum asla Arap milletinin çıkarına değil. Onların geleceği ipotek altına alınıyor, yeni bir sömürge dönemi oluşturuluyor ve çok daha kötüsü, “İslam iç savaşı”nın temelleri atılıyor. BAE ve Suudiler üzerinden Müslüman dünya “Arap ve Arap olmayan Müslümanlar” olarak iki ana kampa ayrılıyor. Bu, mezhep çatışmalarının çok daha ötesi yıkımlar getirecek, yeni bir süreçtir.

YENİ MÜDAHALE FORMATI: SURİYE’DEN ÇIKAR, AKDENİZ’DE BOĞ, İÇERİDEN VUR..

15 Temmuz’u FETÖ ile yapanlar bugün Suud ve BAE üzerinden yeni bir şey deniyorlar. Türkiye’nin etki alanını, nüfuz alanını daraltmak, ulaşabildiği yer her yerde elini kesmek, önce çevresinde yalnızlaştırıp dar bir alana sıkıştırmak, sonra da içeridenikinci müdahale ile dize getirmek istiyorlar.

Bizi Suriye’nin kuzeyinden çıkarmak, Balkanlar’dan uzaklaştırmak, Kızıldeniz çevresinden kovmak, Ege’de sıkıştırmak, Akdeniz’de boğmak istiyorlar.

Bizi, 15 Temmuz’daki açık saldırıdan beter bir kuşatma, çevreleme ile bunaltmak istiyorlar. Yeni tarih yükselişini başlamadan bitirmek, bin yıldır bu coğrafyada tarih ve coğrafya biçimlendiren iradeyi, siyasi genetiği tam kendine gelecekken yüz yıl daha kontrol altına almak istiyorlar. Coğrafya ile bütün bağlarımızı koparmak istiyorlar.

BEŞİR’İ GÖSTERİP SUDAN’I VURMAK: “TÜRKİYE’DEN UZAK DUR.” YOKSA?

Fotoğrafın sadece güncel bir kesitine bakalım:

BAE, S. Arabistan ve Mısır ekseni, tabi ABD ve İsrail himayesinde, Sudan’da darbeye giriyor. Yönetimi devirip Sudan’ı ABD-İsrail “eksen”ine çekmeye çalışıyor. Ömer el Beşir’i gösterip Sudan’ı vuruyor. Tıpkı Saddam’ı gösterip Irak’ı vurdukları gibi. Tıpkı Taliban’ı gösterip Afganistan’ı vurdukları gibi. Tıpkı Kaddafi’yi gösterip Libya’yı mahvettikleri gibi.

Hartum yönetimine “Türkiye ile ilişkisin kes, milyar dolarlar verelim” diyor. “Sevakin Adrası’nda Türkiye varlığını sona erdir” diyor. Kabul edilmeyince düğmeye basılıyor. Darbe yapılıyor, ordu yönetime el koyuyor ama Sudan tamamen kontrol altına girmek istemiyor.

Başarırlarsa Sudan’ı ikinci kez bölecekler. BAE-Suud müdahalesi başarılı olursa bu ülke büyük bir felaket yaşayacak. Ve şimdi Hartum’da “BAE, S. Arabistan, Mısır desteğini istemiyoruz” sesleri yükseliyor.

EGE’DE VE AKDENİZ’E İSRAİL, SUUD, BAE TACİZLERİ BAŞLADI

Doğu Akdeniz’e Türkiye karşıtı bir tatbikat yapılıyor. Yunanistan’ın Mora yarımadasında yapılan Iniohos2019 tatbikatına BAE ve İsrail de katılıyor. F-35’ler kullanılıyor.

ABD Hava Kuvvetleri, F35 uçaklarını yine BAE’deki El Dafra hava üssünde toplamaya başlıyor. Bu arada İngilizler Kıbrıs’taki askeri üslerine ağır hava filoları yığınağı yapıyor. Bu arada BAE-İsrail-S. Arabistan arasında inanılmaz bir diplomatik ve askeri trafik dikkat çekiyor.

Tam bunlar olurken, aynı zamanda Libya yeniden hareketleniyor. Yine Suudiler ve BAE, General Hafter’e askeri ve mali destek vererek Trablus’a saldırtıyor. Libya’nın tam kontrolünü ele geçirmeye çalışıyor. BAE ve Suud hem Sudan’ı hem de Libya’yı vesayet altına almaya çalışıyor. Kim adına? ABD ve İsrail!

S-400 ŞANTAJI VE TÜRKİYE’Yİ KÖR ETMEK: BU TAM BİR KUŞATMADIR.

Yine bunlar olurken ABD hem Girit adasına hem Romanya’ya THAAD füzeleri yerleştiriyor. Yunanistan’ın askeri üslerini yenileme anlaşması yapıyor. İsrail ve ABD Yunan hava sahasını neredeyse denetim altına alıyor.

Tüm bunlar olurken “Suriye’den çekileceğiz” açıklaması yapan ABD, ülkenin kuzeyine daha da yerleşiyor. Türkiye’nin Fırat’ın Doğu’suna müdahalesi, içeriden ve dışarıdan engelleniyor. Yine Suud ve BAE, PKK’ya silah ve yüz milyonlarca dolar aktarıyor. Hedef burada da Türkiye!

Liste böyle uzayıp gidiyor. ABD ve İsrail, Suud, BAE ve Mısır üzerinden bütün coğrafyayı Türkiye’ye kapatmaya, S-400 şantajlarıyla Türkiye’nin gözünü kör edip bu gerçekleri dikkatlerden uzak tutmaya çalışıyor.

RÜZGAR FIRTINAYA DÖNER: MERKEZDE TÜRKİYE VAR. ÇOK CEPHELİ SAVUNMA!

Şu an rüzgar ekiliyor, yakında fırtınalar biçilecek. Irak işgalinden, Arap Baharı’ndan sonraki yeni dalganın, belki de en güçlü fırtınanın hazırlıkları yapılıyor.

Öyle büyük bir bölgesel gerilim hazırlanıyor ki, hepsinin merkezinde Türkiye var.Türkiye, çok cepheli bir mücadele hazırlıklarını olağanüstü bir tempoda yürütmek zorunda. Olağanüstü savunma hazırlığına girmek zorunda. ABD’den Avrupa’ya, İsrail’den Suud-BAE eksenine her çevre “Türkiye’yi durdurma”yı birinci öncelik haline getirmiş durumda.

SURİYE SAVAŞI MUTLAKA BİTMELİ. FIRAT’IN DOĞU’SUNA MÜDAHALE. “İÇ İŞGALCİLER”E DİKKAT EDİLMELİ.

Ankara, Suriye savaşının bir an önce sonuçlanması için acil ve radikal adımlar atmalı. Suriye’nin kuzeyinde terör örgütleri üzerinden yürütülen ve ülkemizi hedef alan bir cephe inşasına dönüşen harita planını boşa çıkarmak için, bedeli ne olursa olsun, ne gerekiyorsa yapmalı.

Türkiye, bütün bu olanların içerideki uzantılarına dikkat etmeli.

“İç işgalciler”in hareket alanını daraltmanın yollarını bulmalı.

Çünkü Türkiye çok büyük bir küresel projenin ana hedefidir. Bu anlamda içeride hiçbir hareket masum değildir, bu küresel proje içerideki ayağı olmadan hiçbir başarıya ulaşamaz. Bunu biz biliyorsak onlar da biliyor.

Advertisements

Türkiye Afrin’e neden girdi? *Sadece PKK ile mi çatıştık? *O gün kapıyı kapatmasaydık bugün Hatay’ı yakacaklardı.

Bir yıl önce Türkiye Afrin’de sadece PKK/PYD ile çatışmadı. Bu örgütün arkasına gizlenmiş bölge ülkeleriyle, bu örgüt üzerinden Anadolu’yu çevrelemeye çalışanABD, İsrail ve müttefikleriyle mücadele etti.

Afrin müdahalesi bir terörle mücadele değildi, bir yabancı işgalle, bir dış tehditle mücadeleydi, Türkiye’nin geleceğini güvence altına alma mücadelesiydi. Bu anlamda Afrin’de, Suriye toprağında biriken bir tehdidi ortadan kaldırmanın çok ötesinde bir hesap vardı.

Bu hesap; ilmik ilmik işlenen, her aşaması bir başka bahaneyle “yutturulan” bir büyük coğrafya tasarımıydı. Irak işgaliyle, Suriye savaşıyla, Türkiye sınırlarının aşındırılmasıyla ulaşmak istedikleri yeni bir coğrafya haritasıydı.

İran sınırından Akdeniz’e: Yüz yıl önceki oyunu bu sefer bozacağız..

Yüz yıl önce yaşadıklarımızı bize yeniden dayatanların, bütün zaaflarımızı, kimliklerimizi çatışma diline dönüştürerek bizi yeniden derin bir uykuya sürükleyecekleri, gerçekleştirecekleri bir büyük yıkımdı. Türkiye dâhil, parçalama planı yapmadıkları, yeni haritalarını çizmedikleri ülke yoktu.

Türkiye’nin Afrin’e müdahalesi, DEAŞ ve PKK üzerinden coğrafyayı ve Anadolu’yu imha etmek isteyenlere yönelik en ağır cevap, en ciddi karşı koyuştu. Terörle mücadelenin çok ötesinde bir hesaplaşma, bir jeopolitik müdahaleydi. O harita planlarına en ağır darbelerden biriydi.

İran sınırından Akdeniz’e kadar şekillendirdikleri haritaya çok ağır bir darbeydi. “Koridor”un Batı kapısı, Akdeniz kapısı kapatılmış, bütün hesaplar sıfırlanmıştı.

Biz o kapıyı kapatmasaydık bugün Hatay’ı yakacaklardı

Bir yıl önce o kapı kapatılmasaydı bugün Hatay’ı tartışıyor olacaktık, Hatay terörle kasıp kavrulacaktı. Bugün Fırat’ın Doğu’suna müdahaleyi engellemek için Türkiye’nin kapısını çalanlar, oyun üstüne oyun kuranlar, içeriden bu operasyona katılanlar, o zaman bütün mesailerini Hatay için harcıyor, öneri üstüne öneri getiriyor olacaktı.

Akılalmaz bir zihinsel tutulmaya mahkûm edilecektik, içeride olağanüstü hassasiyet ve zihin karışıklığı oluşturulacaktı. Türkiye’nin pozisyon alması bile engellenecekti. Belki de bir toplumsal infialle karşı karşıya kalacaktık.

Çünkü “Harita”nın önündeki tek engel Hatay’dı. Her şey bittiğinde bütün örgütler ve güçler oraya dayanacaktı. İşte o zaman Fırat’ın Doğu’su için bir seçeneğimiz bile, konuşacak cümlemiz bile olamayacaktı.

Kuşatma aynen devam ediyor ama ‘kurtarıcı akıl’ sahaya indi

Fırat Kalkanı ile DEAŞ, Afrin müdahalesiyle PKK sınırlarımızın bir kısmından uzaklaştırıldı. Ama bu örgüt ve arkasındaki güçler yüzlerce kilometrelik “Türkiye Cephesi”ni güçlendirmeye devam ediyor. Kuşatma, çevreleme aynen devam ediyor. Batı Kapısı kapatıldı ama İran sınırına kadar büyük tehdit devam ediyor.

Eğer bu operasyonlar yapılmasaydı, bugün her iki bölge için de diplomatik kıvırmalarla, entrikalarla baş etmeye çalışıyor olacaktık ve hiçbir sonuç alamayacaktık. O iki operasyon yapılmasaydı bugün Türkiye tamamen kilitlenmiş, köşeye sıkışmışhalde büyük bir çaresizlik içinde kıvranıyor olacaktı.

20 Ocak 2018’de başlayan Afrin müdahalesinin arkasındaki “kurtarıcı akıl” bunlardı. Bundan sonra bölgeye yönelik akıl da böyle olacaktır. Fırat’ın Doğu’suna yönelik hesap da böyle bir hesaptır. Bölgenin ve dünyanın bütün yıkım planlarına karşı bir ülkenin kendini ve coğrafyasını savunma çabası olacaktır. Sadece bugünü değil geleceği kurtarma mücadelesi olacaktır. 20. yüzyılın ilk döneminde yaşadıklarımız bize ihtiyaç duyduğumuz bütün akıl ve basireti sunmaktadır.

O gün Afrin’deydik: ÖSO, “Irak sınırına kadar gidelim” diyordu

Müdahale sona erdiği gün Afrin’deydik. Çatışmalar yeni bitmişti. Her yerden silah sesleri geliyordu. Yol boyu çatışma izlerini gördük, şehrin ilk anlarına tanık olduk. Orada bir terörle mücadele değil, çok ciddi bir harita planının boşa çıkarıldığını biliyordum, bölgesel denklemi tersine çevirdiğimizi biliyordum. Buna tanıklık etmek için istiyordum. Afrin’de dolaşırken -ki, sanırım orada o gün tek takım elbiseli kişibendim-, bunları düşünüyordum.

Şehrin dışında, bir tepeden şehri izliyorduk. TSK ile birlikte operasyona katılan ÖSO liderleri ile konuşuyorduk. “Türkiye yolu açsın, karar versin Irak sınırına kadar gidelim” demişlerdi. Niyetleri Suriye’nin kuzeyinin, Türkiye’nin güneyinin tamamen temizlenmesiydi. ABD ve müttefiklerinin PKK ve DEAŞ üzerinden bu kuşakta “kalıcı” bir işgal planı uyguladığını çok iyi biliyorlardı.

Devletten devlete savaş için hazırlıklar yapılmıştı!

Afrin’deki silah yığınaklarını, depoları gördük. Asla bir örgüt meselesi, terör meselesi değildi. Binlerce kişilik askeri birimleri donatacak yığınaklar yapılmıştı. Yeraltında kamyonlarla girilebilen, NATO standartlarına uygun hazırlıklar yapılmıştı. Bütün planlar “devletten devlete savaş”a hazırlıktı. Bizzat tanık olduk.

Afrin’de kaldık. O gün bugündür ABD’nin Münbiç yalanlarını izliyoruz. Barack Obama dönemiyle başlayan yalanlar, Donald Trump’ın “çekilme” kararı ile devam ediyor. Bu haliyle hiçbir yere varamayacağımızı, Fırat’ın Doğu’su meselesinin asla çözülemeyeceğini bilelim. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonu yapılmasaydı buraya kadar bile gelemeyecektik. Çünkü onlar bize 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana aynı yalanları söylüyor, aynı yalanlarla devam edecekler.

Türkiye, içeride, sınırlarında, coğrafyasında hiçbir sorunu yabancı inisiyatiflerle çözemez. O dönem geçti. Dünyanın, bölgenin içinde bulunduğu durum, yeni yöntemleriöne çıkardı. Bunlardan geri düşersek, uyursak, ertelersek mahvoluruz. “Zor oyunu bozar” dönemindeyiz. “Elini nereye uzatabiliyorsan o kadarsın” dönemindeyiz. Zaten öyle de oluyor. Bunu hepimiz görüyoruz.

Coğrafya kaderdir. O kader toprak, ağaç, petrol değildir. Ayrılmak ölümdür, bilirsiniz!

Bazı şeyler iç politika malzemesi değildir. Bazı şeyler ölümcüldür, diplomatik değildir. Asırlıktır, kalıcıdır, esaslıdır. Ülkenin, milletin, tarihin ve coğrafyanın gerçeğidir. O kuşaktaki hiçbir mesele etnik değildir. Çokuluslu bir işgal vardır, bu işgal bütün coğrafyayı ve Türkiye’yi imha etmeye ayarlıdır. O işgalle birlikte hareket eden kim varsa “dış tehdittir”, “yabancı unsur”dur.

Evet, coğrafyamız kaderimizdir. Ama o kader sadece toprak, su, ağaç, maden, petrol değildir. Milletler, toplumlar da birbirine bağlıdır. Duygular, geçmiş ve gelecek birbirine bağlıdır. Kaderleriniz birleşir, ayrılamazsınız. Ayrılmak ölümdür, bilirsiniz.. 20. yüzyılın ilk yarısında bu ölümün her türünü yaşadık. Bir daha yaşamamak için, bir daha o ölümcül sonuçlara tanık olmamak için, bir daha Anadolu’yu savunmak zorunda kalmamak için, bu kaderi başkalarının inisiyatifine bırakamayız.

Bir yerde şehitlerimiz varsa orası artık “biz”dir. Afrin şehitlerimize rahmetle..

“Düşman cephesi”nden ateş ediyorsunuz, sizi görüyoruz! * Fırat’ın Doğu’suna operasyon sizi neden rahatsız ediyor?

Türkiye’nin kendini savunma hakkı sabote ediliyor. Birileri bu ülkenin kendi savunma kalkanlarını kurmasına, gelecekte kendini mahvedecek tehditlere bugünden önlem almasına, kendini korumasına, bütün bölgede oluşturulmak istenen “Türkiye karşıtlığı” ile mücadele etmesine karşı, ülke içinde, zihinsel bir operasyon yürütüyor. O birileri, “düşman cephesi”nden ateş ediyor. Bize, ülkemize, geçmişimize ve geleceğimize saldırıyor.

Kim, hangi ajanda ile, hangi Türkiye anlayışıyla, hangi siyasi hesapla böyle bir ajandanın içinde yer alıyor? Kim, neden, dolambaçlı yollarla, söylemlerle, zihin oyunlarıyla bu ülkeyi savunmasız bırakmaya çalışıyor? Bu savunmasız bırakma çabası, fikrî bir kaygı, bölge gerçekleriyle ilişkili bir endişe değil. Bu yönde sistematik bir karşı koyuş, gizlemeye çalışılan bir dayanışma var. Her şeyi bırakmışlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “operasyon an meselesi” meâlindeki açıklamalarını boşa çıkarmaya, işi engellemeye adamışlar kendilerini.. Bunu gördük, anladık..

Bu ülkeyi ABD ile korkutmayın!

Fırat’ın Doğusu’na müdahale bir işgal değildir. Başka bir ülkenin toprağında gözü olmak değildir. Bir savunmadır, bir ülkenin en meşru hakkıdır. O ülkenin sınırlarında biriken tehdidi görmesi, kendini korumaya alması, tehdidin daha da büyümesine engel olması çabasıdır.

Kendini savunmayacak bir ülkenin meşruiyeti sorgulanır. Coğrafyamızda kendini savunmayı ihmal eden ülkelerin kaderini görmedik mi? Başlarına gelenleri hep birlikte yaşamadık mı? Savunmasını başkalarına emanet eden ülkelerin yaşadıkları korkunç akıbetlere tanık olmadık mı?

Bu, ABD ile kafa kafaya çatışma mantığı değildir. Kimsenin böyle bir şey istediği de, beklediği de yok. Ama ABD korkusuyla, NATO korkusuyla bu ülkeyi savunmasız bırakmaya, bir adım sonrasında “Türkiye Cephesi” açmalarının önünü açmaya dönük girişimlere de karnımız tok.

“Biz korkuyoruz” diyen kenara çekilsin. Bu ülkeyi korkaklığınıza kurban etmeyin

Bu, ABD ile hesaplaşma değildir. Onlar gözümüzün içine baka baka Türkiye’yi tehdit etse de, Türkiye ile savaşmak için ordular hazırlasa da, terör örgütlerini besleyip büyütse de, onlara cepheler ve gözlem noktaları inşa etse de, binlerce TIR dolusu silah gönderip istihbarat sağlasa da, güneyimizde “Türkiye Cephesi” kurmak için açık açık çalışsa da bu müdahale bir savunmadır. Onların açık tehditlerine, düşmanlıklarına rağmen bu sadece bir savunmadır.

Sınırlarının güneyinde yüzlerce kilometre mevziler inşa edilirken bir ülkenin sessiz kalmasını beklemek aptallıktır, ülkenin geleceğini yok etmektir, gelecek kuşakları, Anadolu’yu ve bütün coğrafyayı tehlikeye atmaktır. “Biz korkuyoruz, susalım” diyenler kenara çekilsin. En azından korku yaymasınlar, ülkeyi felâketlere açık halde bırakmaya çalışmasınlar.

Yoksa gizliden o harita için, ‘koridor’ için mi bu çabanız?

Başka başka ajandalarla işi sulandırmaya, kafa karışıklığı ve zihin bulanıklığı yapmaya çalışmak, bu ülkeye “kendini savunma” demektir. O zaman ne demek istiyorsunuz? “Türkiye, sen kendini savunma, harekete geçme, sınırlarını güvenceye alma, o tehdit büyüsün, boş ver, ABD bizi korur” mu demek istiyorsunuz?

Sizi kim koruyacak? Siz kimin düdüğünü çalışıyorsunuz? Siz bu ülkenin geleceğini nasıl güvenceye alacaksınız? Yoksa gizliden o harita için, o koridor için, o Atlantikçi proje için mi çalışıyorsunuz? Yoksa el altından PKK’ya alan açmak için mi çaba harcıyorsunuz?

Siz bunun bir terör meselesi, bir etnik mesele olduğunu mu sanıyorsunuz? Adamlar yüz yıl önceki imha plânlarını bir kez daha uyguluyor, hâlâ anlamadınız mı? Bu hesaplar yüzlerce yıllık, bu girişim Haçlı Savaşları dönemindeki taktikler, göremediniz mi?

Erdoğan’a kızıp ülkeyi yakmak: Kaç ülkenin başına neler geldi, kör müsünüz siz?

Siz son yirmi yılda bu coğrafyada olanları hiç mi görmediniz? Afganistan Taliban yüzünden mi işgal edildi? Libya Kaddafi yüzünden mi paramparça edildi? Irak Saddam yüzünden mi işgal edildi sanıyorsunuz? Siz bu ülkeye ne öneriyorsunuz?

İçeride Erdoğan’a yönelik öfkeniz, ülkenin bekâsının, yüzlerce yıllık siyasi tarihimizin gerçeklerinin ötesine geçmesin! Bu, büyük bir bencilliktir. Sakın bunu, masum bir endişe ya da doğru bir düşünce gibi pazarlamayın.

Niyetlerin, hedeflerin, eylemlerin, düşmanlıkların apaçık yaşandığı bir dünyadayız artık. Macera o bölgeye müdahale etmek değil. Macera bu ülkeyi körleştirmektir. Siz ülkeyi, hepimizi körleştirmeye çalışıyorsunuz. Hâlâ Soğuk Savaş dönemi dünyasından bakıp, hâlâ Atlantik ekseninden ülkemize bakıp kendinizi rahat hissediyorsunuz? Öyle bir dünya yok artık. Ve bir daha da hiç olmayacak.

İki veliaht üzerinden Arap-Arap olmayan Müslüman ayırımı..

Türkiye’yi Müslüman dünyadan, Arap dünyasından tecrit etmeye dönük çok kapsamlı bir plân uygulanıyor. Bütün Arap dünyasında Türkiye karşıtı bir dalga inşa ediliyor ve bu, bölge dışı aktörlerin on son büyük projesi.

Ayrıca Arap-Arap olmayan Müslüman dünya diye, mezhep çatışması tezinden sonra yeni bir şey uyguluyorlar. BAE’li Muhammed bin Zaid ve S. Arabistan Veliahtı Muhammed bin Selman üzerinden İslâm’ı millileştirilmek, Araplaştırmak, bir Arap değeri olarak öne çıkarmaya dönük bir plan uygulanıyor.

“Size ne, biz amca çocuklarıyız” Hadi buna bir şeyler desenize!

Bu, “İslâm’ı Yahudileştirme” düşüncesinin pazarlanmasından başka bir şey değildir. Arap-İsrail yakınlaşmasıyla Müslüman olan ama Arap olmayanlar dışarıya atılmak isteniyor.

Bu İki Veliaht üzerinden yürütülen söylem bir süre sonra “Size ne, biz amca çocuklarıyız” noktasına bile gelebilir. Müslüman dünyanın ortak ne kadar değeri varsa hepsini paramparça edecek bir imha girişimi bu. Belki de Arapların en büyük kaybı bu proje ile olacaktır.

Fırat’ın Doğu’suna operasyona, ülkenin kendini savunmasına örtülü karşı çıkış yapanlar, açıktan bir şey söylemekten bile çekinenler, bütün bu plânlara, girişimlere ne diyorsunuz? Görebiliyor musunuz, anlayabiliyor musunuz?

Müdahale iki Veliaht’ı da vuracak

Ama bu proje yürümez, yürümeyecek. Fark edildiği için, önlemeye dönük bir irade ortaya çıktığı için oyun bozulacak. Fırat’ın Doğu’suna yönelik müdahale, o şer eksenine karşı koyuşun en büyük cephelerinden biridir. Çünkü bu operasyon sadece PKK’ya, ABD ve İsrail planlarına değil, Muhammed bin Zaid ve Muhammed bin Selman’ın Türkiye düşmanlığına da vurulacak en ağır darbedir.

Arap dünyası otuz yıldır kaybediyor, şimdi kendini tamamen çokuluslu akla rehin verdi. Buna karşın Arap olmayan Müslüman ülkeler her geçen gün daha da güç kazanıyor. Onlar işte bu güce saldırıyor.

İçerideki ayak, “iç işgalciler”: Kimlerin kurşunlarıyla bunlar?

Peki, bütün bunların içeride ayakları, savunucuları yok mu sanıyorsunuz? Bu kadar hesabı yapan akıl, içerideki ayağı ihmal eder mi sanıyorsunuz. Bu yüzen sizi biliyoruz. Hangi ajandayla, kimlerin kurşunlarıyla sahaya çıktığınızı biliyoruz.

Bu operasyon olacak. Bu ülke, yüzlerce yıllık siyasi aklını harekete geçirecek. Hiçbir güç bunu engelleyemeyecek. Siz, “iç işgalciler” bile bunu durdurmayı başaramayacaksınız..

Ben sadece gözlerimizi açalım, diyorum.

Türkiye’nin istiklal yürüyüşü sürüyor: Yaşar Hacısalihoğlu

Son günlerde özellikle McKinsey ve Papaz Brunson üzerinden bazı çevreler özel bir gayretin içindeler.

Gerçekten milli reflekslerinin duygu yüküyle yaklaşanları ayrı tutarak, bu çevrelerin samimiyet ölçüleri gerçek niyetlerini örtemeyecek kıvamda.

Bu çevreler; Papaz Brunson’un tahliyesini kamu vicdanını etkileyen yanından bağımsız olarak Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunların ana odağıymış gibi göstererek, sanki ortada teslimiyete razı olmuş, baskılara boyun eğmiş ve böylece koyduğu hedeflerden, tuttuğu rotadan vazgeçerek, istiklal yürüyüşünü sonlandırmış bir irade varmış gibi bir hava estirmeye çalışıyorlar.

Dertleri, ABD’nin FETÖ, PKK/PYD terör yapılarıyla giderek yapısal hale gelen ilişkilerine karşı hassasiyetleri asla değil. Aynı çevreler; Türkiye’nin Suriye’de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatlarıyla süren kararlılığından da pek hoşnut değiller.

Bu çevrelerin; Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemine karar kılmasına da, özellikle savunma sanayiindeki yüksek teknolojiye dayalı milli üretim hamlesine de sempatiyle baktıkları söylenemez. Cumhurbaşkanı Erdoğan düşmanlığı öylesine gözlerini, yüreklerini, zihinlerini karartmış durumda ki, maalesef Türkiye karşıtlarıyla aynı safa düşmüş durumdalar.

Kim ne derse desin, kimler hangi şer çabalara meylederse etsin Türkiye bağımsızlık mücadelesi vererek, geleceğini güvenli kılmanın kararlılığındadır.

Dört koldan yapılan saldırılara dirençle, inançla karşı koymayı başarmıştır.

Kolay mıdır, 50 yıllık Soğuk Savaş döneminin tek yanlı blok bağımlılığından zihnen kurtulmak?

Kolay mıdır, bir yandan iç cephede gedikler açmaya çalışanlara karşı mücadele ederken, bir yandan da dış cephede topyekun savaştan muzaffer çıkabilmek?

Kolay mıdır, 40 yıldır ülkenin hemen her kurumuna sızmış, yerli, milli olan hangi değer, hangi unsur varsa köreltmek üzere konumlanmış, başka bir ülkenin derin devlet unsuru olarak gladyo örgütlenmesine, istihbarat yapılanmasına, ihanet şebekesine karşı soluksuz mücadele etmek?

Kolay mıdır, bir yandan Suriye’nin kuzeyinde terör koridoru yapılanmasına yönelik terör örgütüne; silahı, aklı, üniformayı, stratejiyi veren diğer yandan Türkiye’nin müttefiki olarak kimliklenen, NATO ülkesi küresel bir güce karşı haysiyetle direnmek ve boyun eğmemek.

Kolay olmayan tüm bu şerler, güçlü liderlikle, millet iradesini diri, canlı tutarak bertaraf edilmiştir, edilmeye devam edilmektedir.

Tüm bu mücadele içinde, Türkiye; bir yandan da başta ekonomide olmak üzere hemen her alanda milli seferberlik ruhuyla davranarak güçlü, bağımsız, ileri teknoloji üreten, tek yanlı dışa bağımlılığa boyun eğmeyen bir konuma, kimliğe, hedefe kilitlenmiştir.

Ne McKinsey konusu, ne papaz Brunson’un yargılama sürecinin sonuçları; ne Türkiye’nin büyük mücadelesinin caydırıcıları olabilir, ne gelecek hedefinden kopartılması anlamına gelebilir, ne de teslimiyete razı olunacağının işareti sayılabilir.

Türkiye’nin istiklal yürüyüşü uzun, meşakkatli, kararlılık içinde, inançla, dirençle sürecek. Bu uzun yolculuğun inişli, çıkışlı olması, menzile erişimin engeli olamaz. Esas olan hedeflere olan inançla, kararlılıkla bağlılığın varlığıdır.

Papaz Brunson hangi gerekçeyle olursa olsun, tahliye edilmiş olması; bundan böyle ABD’nin beklentilerinin yerine getirileceği, Türkiye’nin FETÖ, PKK/PYD terörüne karşı mücadeleden vazgeçeceği, Suriye’de terör koridorunun yapılanmasına müsaade edeceği, ABD istemediği için S-400’lerden vazgeçeceği, savunma sanayiinde milli üretim hamlelerini durduracağı anlamına gelmiyor.

Kimse boşuna heveslenmesin. Hiçbir kuvvet Türkiye’nin İstiklal yürüyüşünü engelleyemeyecek…

S. Arabistan ve Türkiye’nin ‘içeriden operasyon’cuları, Rus uçağı düşürülmesi örneği Kaşıkçı olayı bölgede yeni cepheler açma plânı mı? Uyanın, hepimiz aynı gemideyiz! İbrahim Karagül

Türkiye’nin hiçbir meselesi yerel değildir. Ekonomiden güvenliğe, iç iktidar yapısından bölgesel ve küresel gelişmelere kadar hiçbir mesele Türkiye ile başlayıp biten mesele değildir. Bazı gelişmelere takılıp içeride intikam peşinde olanların, o örneklerden kendilerine bir şey çıkarmaya çalışanların kesinlikle başka ajandaları vardır.

Brunson olayından Cemal Kaşıkçı meselesine, dolar saldırısından Münbiç’e ve Fırat’ın Doğu’suna, Türkiye ile ABD arasındaki çok boyutlu uzlaşmazlıklardan 15 Temmuz saldırısına, Türkiye-Suudi Arabistan geriliminden içeride bu gelişmelerden muhalefet ve müdahale alanları çıkarmaya çalışanlara kadar, her şey çok boyutlu, çok cepheli, çok denklemli, kesinlikle tamamen Türkiye’nin “zaafları”yla sınırlı olmayan meselelerdir.

Kimse bu olaylarda “içeriden müdahale” fırsatı aramasın!

Hiçbir düşmanlığın, hiçbir dostluğun kalıcı olmadığı bir dünya biçimleniyor. Hiçbir sorunun yerel olmadığı bir dünya şekilleniyor. Bu yüzden kimse ezberden konuşmasın. Her genelleme kısa bir süre sonra kendisiyle çelişecektir. Dünyada büyük ülke, büyük güç kalmamıştır. Her güç, etkin hareket edince, çok daha büyük güçleri hareketsiz hale getirebiliyor, kilitliyor, ayarını bozabiliyor.

Bu gerçekler ortada iken, kimse “içeriden operasyon”a girişip ucuz söylemler üzerinden siyasi hesaplar gütmesin, Türkiye kamuoyunun zihinlerini bulandırıp onları çokuluslu yeni müdahalelere açık hale getirmeye çalışmasın.

Kaşıkçı olayı sadece cinayet, sadece adam kaçırma değil..

Gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, işte bu çokuluslu paketlerden biridir. Asla sadece bir cinayet, sadece adam kaçırma, sadece bir muhalifi devre dışı bırakmayla sınırlı değildir. Asla sadece Türkiye ile, sadece Suudi Arabistan ile sınırlı değildir. Asla sadece Veliaht Selman’ın çılgınlıklarıyla, BAE Veliahtı Muhammed Bin Zaid’in kişisel hesaplarıyla sınırlı değildir.

ABD’den Avrupa’ya, Suudi iç iktidar yapısından Türkiye-S. Arabistan ayrışmasına, coğrafyanın yeniden dizaynından Suudi-İran savaşı senaryolarına, Katar-Türkiye yakınlığından Suriye savaşı sonrası açılması planlanan Basra Körfezi cephesinden ABD-İsrail-Mısır-Suud-BAE eksenine kadar çok boyutlu karanlık bir olaydır.

Kaşıkçı ve arkasındaki ‘karanlık senaryolar’ aydınlatılmazsa ne olur?

Bu yüzden, Kaşıkçı cinayeti bir an önce aydınlatılmalıdır. Ama Kaşıkçı meselesinin arkasındaki karanlık hesaplar da bir an önce aydınlatılmalıdır. Aydınlatılamazsa ne olur? Türkiye’de yeni müdahale hazırlıkları aydınlatılamamış olur. Türkiye ile Arap dünyasını birbirinden koparmaya dönük planlar aydınlatılamamış olur. Suriye’nin kuzeyindeki hesaplar, Mısır’daki Sisi darbesinin mahiyeti anlaşılamamış olur. Suriye sonrası nasıl bir çokuluslu proje hazırlandığı, bu projenin bütün bölgeyi nasıl sarsacağı öngörülememiş olur.

Ankara ve Riyad ABD’nin müdahale kapısını kapatsın

Türkiye ve S. Arabistan, Kaşıkçı olayının uluslararası müdahaleyi çağıran, iki ülkeyi de provoke etmeyi amaçlayan bütün kapılarını kapatmalı. ABD’nin olaya müdahalesi, Dışişleri Bakanı’nı göndermesi, “yoksa sizi cezalandırırız” söylemi, olayda Mısır istihbaratı ve BAE’nin rolü endişe vericidir ve çokuluslu müdahalenin ipuçlarını sunmaktadır.

Bölge ülkeleri arasındaki uyuşmazlıklara, gerilimlere, çatışmalara hatta farklı görüşlerin arasına “sızan” her Batılı müdahale, çok ağır bölgesel sorunlara yol açıyor. Bugüne kadar hep böyle olmuştur. Onların müdahil olduğu hiçbir sorun çözülememiş, karanlıkta kalmış, onlar da bunun üzerinden başka senaryolar uygulamıştır. Çünkü o oyunu büyük oranda onlar kurmuştur.

Türkiye ve S. Arabistan’ın ‘içeriden operasyon’cuları ve Rus uçağı meselesi…

Bölge ülkeleri kendi içyapılarına, söz konusu çokuluslu müdahaleler cephesinde hareket edenlere, “içeriden operasyoncular”a özellikle dikkat etmeli. Bugünlerde bu konu çok daha acil hale gelmiştir. Suriye savaşı başlarken Türkiye içinde başlatılan kamuoyu çalışması benzeri bir psikolojik operasyona müsaade edilmemelidir. Çünkü biz, Gezi olaylarından bu yana o çokuluslu senaryoların doğrudan tanığıyız, nasıl yapıldığını biliyoruz, bu yüzden alarm durumunda olmalıyız.

S. Arabistan açısından baktığımızda, bazı iktidar çevrelerinin ABD ve İsrail’le ortak iradelerinin hem S. Arabistan’a hem bölgeye nasıl ayrışmalar getirdiğini, nasıl yeni müdahale alanları açtığını da görüyoruz. Özellikle bu çevrelerin “İran’la savaş, Türkiye ile düşman ol” tezini nasıl işlediklerini, senaryonun aslında doğrudan S. Arabistan’ın imhasına dönük olduğunu da biliyoruz.

Türkiye’de Rus uçağının düşürülmesi “vatansever” bir savunma hareketi olarak pazarlanırken daha sonra Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirip Suriye’de iş bitirmeye, 15 Temmuz’a yol açmaya, Türkiye’yi yalnız ve savunmasız bırakmaya dönük senaryo olduğunu gördük.

Türkiye ile Arap dünyasını karşı karşıyla getirme planı

Türkiye ile Arap dünyasını karşı karşıya getirmeye dönük bir plan işletiliyor. Onlara “Osmanlı korkusu” pazarlanarak Arap sokaklarında “Türkiye düşmanlığı” tezi işleniyor. Bu plan, coğrafyamıza yönelik büyük bir yıkım projesidir.

Bin Zaid ve Bin Selman gibi yeni tür Arap lider profili oluşturularak, bu proje için dolduruşa getiriliyor. Yeni bir Arap milliyetçiliği dalgası inşa edilerek Arap dünyası Türkiye ve İran’a karşı savaşa sürülmek isteniyor.

Bu liderler, Türkiye ve Erdoğan’a karşı her alanda sahaya sürüldü. Teröre ve darbelere destek dâhil, şok edici senaryolara açık destek veriyorlar. Ama Türkiye, bunun Batılı büyük bir hesap olduğunu gördü. Hem Türkiye hem coğrafyanın tamamına yönelik Batılı istilânın parçası olduğunu gördü. Bu yüzden son derece dikkatli hareket ediyor, Arap dünyasının da görmesini bekliyor.

Uyanın, hepimiz aynı gemideyiz!

Irak işgali, Suriye savaşı, DEAŞ, PKK projesi, 15 Temmuz ve bu yeni “Arap dalgası” yüz yıl sonra coğrafyamıza yönelik büyük senaryonun, harita çalışmasının parçasıdır. Yüz yıl önceki cepheler kuruluyor. Oysa sanılanın aksine, hepimiz aynı gemideyiz.

Bu proje Irak ve Suriye’yi yuttu. Şimdi Türkiye, S. Arabistan, İran’a dayandı. Bu üç büyük ülke arasındaki çatışma ve cepheleşme planları başarıya ulaşırsa bütün coğrafya çökecek. Fırat’ın Doğu’sunda yürütülen harita çalışması bunun bir parçası. Türkiye-Arap dünyası arasında bir tampon bölge, duvar inşa ediliyor. S. Arabistan Türkiye ile birlikte bunu boşa çıkarmak için çalışmalı.

Arap-İran savaşının önüne geçilmeli, ‘İslâm iç savaşı’ planı boşa çıkarılmalı

Ama hem Arap dünyasında hem Türkiye içinde bu çerçevede gizli gündemi olanlar var. Açık ve örtülü bütün çalışmaları biliniyor. Türkiye içindeki yeni muhalefet ve müdahale oluşumu ile Türkiye karşıtı Arap dalgası bağlantılı.

İkisi de, Batılı istilânın, yeni bölge planlamalarının alt unsurları olarak planlandı ve uygulanıyor. Burada halklar arasında düşmanlık yok. Birileri bizi birbirimize kırdırmanın psikolojik altyapısını hazırlıyor, yeni oyunlar kuruyor.

Ankara-Riyad-Tahran arasında duvarlar inşa edilmesine izin verilmemeli. Bu, bizim kavgamız değil, onların kavgası. Başkalarının savaşı için ülkelerimizi imha etmeyelim. Yüz yıl önceki tuzaklara bir kez daha düşmeyelim.

Adamlar “İslâm iç savaşı” hazırlıkları yapıyor. Bu amaçla çok yakında Basra Körfezi’ni savaşa boğacaklar. Savaşı İslâm’ın kalbine yerleştirecekler. Tam bu dönemde Türkiye’yi hareket edemez hale getirmek istiyorlar.

Rus uçağı ve Suriye savaşı öncesi hazırlık çok önemli..

Kişisel olarak Türkiye ve coğrafya mücadelesinin üstünde bir duruşa inanmıyorum. Son birkaç yıldır, S. Suudi -İran-Türkiye eksenindeki “içeriden operasyon”ları izliyorum. Herkese anlatmaya çalıştım, başaramadım. Muhammed bin Zaid üzerinden servis ediliyor, Riyad yönetimi tuzağa düşürülüyordu.

Aklıma yeni bir Rus uçağı senaryosu olabilir mi, diye sorular geliyor. Bu konu önemli.. Suriye savaşının başlarında sahaya sürülen ve birçoklarını rehin alan senaryo geliyor. Birinde Türkiye-Rusya kapıştırılacaktı. Diğerinde Suriye bitti. Oyunu kim kurdu, nasıl oynuyor, bulmamız gereken bu.

Dördüncü İstiklal Savaşı da ‘Karşı Darbe’ ile kazanılacak. Erken doğum, gizli ortaklar, ekonomide ‘temizlik’ zamanı..

Türkiye, kendini hedef alan ekonomik kuşatmayı, ABD’nin topyekun ekonomik saldırısını yeni bir “Karşı Darbe” ile atlatacak. Bu, ülkemizin son beş yılda yaşadığı dördüncü İstiklal Savaşı’dır. Ama asıl hesaplaşma içeride görülecek. Her saldırı sonrasında olduğu gibi, bu saldırıdan sonra da büyük bir “temizlik” yapılacak. Sermaye yapısında değişikliklere, ekonomik güç kaymalarına, milli direnç gösteren şirketlerin güçlenmesine, çokuluslu müdahale ile gizli ortak olanların zayıflamasına tanık olacağız..

Nasıl mı? Anlatalım…

Çünkü ülkemiz, her büyük saldırıdan sonra kendini yenilemiş, daha da güçlendirmiştir. Saldırı hangi alanda gelmişse, o alan güçlendirilmiş, sağlamlaştırılmış, sarsılmaz hale getirilmiştir. Kendi sürecinde, tedrici olarak devam eden dönüşüm, ardı ardına gelen saldırı dalgalarıyla hızlandırılmış, saldırıların üstesinden gelme bir zaferken o alana güçlendirme ikinci bir zafer olmuştur.

Öyle ki; normal yıllarda gereken hız ve kararlılıkla yapamadığımız “temizliği”, başımıza gelen “musibetler” sonrası çok daha kararlı biçimde yapıyoruz. Her musibetin hayra çevrilmesi böyle bir şeydir.

İlk saldırı Gezi terörüdür: İki zaferle sonuçlanmıştır..

Gezi terörü buna ilk örnektir: Bazı sermaye çevreleri, ABD ve Avrupalı istihbarat çevreleri tarafından planlanan ve yönetilen, sokak terörüyle rejim değiştirme, mezhep kimliği kullanılarak iç çatışma çıkarma, Türkiye’yi yeniden ABD eksenine, Batı eksenine hapsetme, Türkiye’nin büyük tarih yürüyüşünü başlatan Erdoğan’ı ve çevresini tasfiye etmeydönük bu projede, marjinal, parçalanmış küçük gruplar kullanılmış, ülke kaosun eşiğine getirilmiştir.

Ancak saldırı fiyaskoyla sonuçlanmış, devletin çelik çekirdeği daha da güçlenmiş, milletimiz çokuluslu saldırıların ne olduğuna, nasıl müdahaleler yapıldığına ilk kez bu kadar açık biçimde tanık olmuş, bu da toplumsal dayanışmanın zeminini oluşturmuştur.

Gezi terörünün sonucu; devletin merkez iktidar alanının güçlenmesi,Türkiye’yi büyük yürüyüşe yönlendiren siyasi aklın daha da olgunlaşması, en önemlisi de o marjinal çevrelerin yok olması olmuştur. Bu bir temizlik harekatıdır. Bir arınma, yabancı unsurların kontrolündeki yapıların direncini tasfiye etme harekatına dönüşmüş, Türkiye ilk “karşı darbe”yi gerçekleştirmiştir.

17-25 Aralık finansal darbe girişimi ve büyük temizlik..

İkinci örnek yine bir dış müdahale ile gelmiştir. 17-25 Aralık’ta, bu sefer finansaldarbe girişimi gerçekleştirilmiştir. Bu da çokuluslu bir müdahaledir. ABD yönetimi, FETÖ’yü harekete geçirerek “Türkiye’yi ve Erdoğan’ı durdurmak” için düğmeye basmıştır.

İçeride ve dışarıda olağanüstü medya desteği ile, insanların en hassas olduğu “yolsuzluk” teması pazarlanarak ağır bir saldırı gerçekleştirildi. Erdoğan, ailesi, çevresi, Türkiye’nin büyük mücadelesine omuz veren, en ön safta mücadele eden herkes hedef alındı. Saldırı sonrası hükümet devrilecek, Türkiye Atlantik eksenine hapsedilecek, bugüne kadar edinilmiş kazanımlara el konulacak, sermaye yapısı yeniden biçimlendirilecekti.

Bu da başarısız oldu. O günden itibaren hem devlet, hem millet nasıl bir çokuluslu cephe ile karşı karşıya olduğunu daha iyi anladı. Gezi ve 17-25 Aralık’a destek veren sermaye çevrelerinin bir bölümü bugün neden yok, düşünelim. Çünkü temizlendi. İkinci saldırı da yeni bir arınma ile, bir ekonomik duyarlılığın gelişmesiyle, bir temizlikle sona ermişti. Bir musibet daha “iki zafer”le kazanıldı.

15 Temmuz: Tarihte görülen en büyük temizlik ve 3. “çifte zafer”

Vazgeçmediler.. Çünkü Türkiye durdurulmalıydı. Dünya bir araya gelip bu ülkenin hızlı yükselişini engellemeliydi.

Üçüncü kez harekete geçtiler: Yine FETÖ’ye intihar saldırısı talimatı verdiler. PKK ve diğer terör örgütleri ile koordinasyon içinde Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkeye yönelik en büyük çokuluslu saldırı başladı. Bu bir imha harekatıydı. Gezi ve 17-25 Aralık’ta yapılamayanın da hıncıalınacaktı. Ülkemize topyekun müdahale başladı. Atlantik ittifakı o gece bu ülkede milli olan, vatan ekseninde olan ne varsa, kim varsa hepsine saldırdı. Cumhurbaşkanı’nı şehit etmek için ölüm mangaları bile gönderildi.

Milletimiz, şanlı bir direnişle birkaç saatte dünyanın en büyük güçlerini yenmeyi bildi. Bu bir mucizeydi. Türkiye mucizeler ülkesi olmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan en büyük saldırı, Birinci Dünya Savaşı’nın intikamı alınırcasına boşa çıkarılmıştı. Sadece FETÖ ve PKK değil, ABD yenilmişti.

Bu da bir “çifte zafer”di. Hem işgal güçleri ve onların içerideki tetikçileri yenilmiş hem de bu ülkedeki yabancı istihbarat ağlarına, uzantılarına, çetelerine, operasyon adamlarına karşı her alanda büyük bir temizlik başlatılmıştı. TSK’da, Emniyet’te, devletin bütün kurumlarında, medyada, sermaye çevrelerinde, STK’larda büyük bir temizliğe girişildi ve hala devam ediyor.

Üç “Karşı Darbe”, üç büyük hesaplaşma..

15 Temmuz olmasaydı, bu kadar sistematik bir arınma bu ülke için mümkün değildi, olmayacaktı, olamayacaktı. FETÖ’cüler hala en kritik kurumları yönetiyor olacaktı. PKK hala ağır saldırılar yapıyor olacaktı. Suriye’den kuşatma başarılı olacaktı ve Türkiye cephesi açılacaktı.

İlk üç saldırı üç büyük zaferle sonuçlandı. Üstelik her saldırıda devlet de millet de iktidar da daha güçlendi. Milli devlet aklı, milletin ortak dayanışması, saldırının arkasındaki güçlerle hesaplaşma iradesi ve mücadelesi güç kazandı. Tarih, siyasi genetik, bir kere harekete geçmişti ve Atlantik çevresinden gelen her saldırı çok ağır bir karşı darbe ile sonuçlanıyordu. Üç saldırı da, üç mücadele de birer İstiklal Mücadelesi’ydi.

Dördüncü kez saldırıyorlar: Ekonomik savaş da “Karşı Darbe” ile sonuçlanacak!

Şimdi ilk üç saldırının yenilgisiyle dördüncü saldırıyı yapıyorlar. Türkiye ABD tarafından tam bir ekonomik savaşla kuşatmaya tabi tutuldu. Ambargolar, vergi artırmalar, Beyaz Saray’dan ardı ardına gelen tehditler, son derece ahlaksızca Türkiye’yi hedef almalar, ekonomiyi çökerterek toplumsal huzursuzluk oluşturma ve içeride kontakta oldukları siyasi çevreleri harekete geçirme hesapları..

Mesele casus Brunson değil. Mesele sadece dolar değil. Bu, ekonomi ile başlatılan dördüncü büyük saldırıdır. ABD açık biçimde Türkiye’ye savaş ilan etmiştir. Saldırının yeni hamleleri gelecektir, çatışma ve ayrışma daha da derinleşecektir.

Ama Türkiye’nin sadece Türkiye olmadığı çok yakında anlaşılacaktır. Rusya’dan, Çin’den, Asya ülkelerinden, Almanya gibi Avrupa’dan gelen tepkilere bakılırsa, Trump yönetimi Türkiye’yi dize getirmek için yola çıkarken kendini dünya ile ekonomik savaşın içinde bulmuştur. Karşısında küresel ölçekte bir cephe biçimlenmekte, bu cephe ABD’yi ve dolarını ortak tehdit görmektedir.

Ekonomide, sermayede ciddi temizlik yapılacak

İşte şimdi bu ekonomik kuşatma girişimine, saldırıya karşı yeni bir milli mücadele, yeni bir İstiklal Savaşı yürütülmektedir. Türkiye’nin devlet yapısı da, siyasi aklı da, direnci de, yönetimin iradesi de güçlüdür. Artık el açma, yardım isteme, merhamet dilenme Türkiye’si yoktur, olmayacaktır. Bu savaş kazanılacaktır. Üstelik yeni bir “çifte zafer” kazanılacaktır.

İlk üç saldırı ve zaferde nasıl o alanlarda temizlik yapıldıysa, nasıl bir arınma yaşandıysa, nasıl devlet ve millet kendini yeniden kurduysa, nasıl zaaf alanları ve zayıf alanlar güçlendirildiyse yeni bir temizlik zamanı başlayacaktır.

Şunu kesinlikle söyleyeyim: Bu saldırı, ekonomide, finansta millileşmenin fırsatı olacak, çok ciddi bir temizlik, arınma başlayacaktır. Sermaye yapısında ciddi değişiklikler olacak, ülkemizinmili duruşunda tereddüt gösteren, müdahaleci çevrelerle iş tutanlar zayıflayacaktır.

Erken doğum, gizli ortaklar, milli direnci olan şirketler..

Milli, yerli, Türkiye’nin küresel ölçekte hesaplaşmasının öncüsü şirketler ve sermaye yapıları güç kazanacaktır. Öyle de olmalıdır. Çünkü yüzyılın mücadelesi verilirken, hiç bir devlet, zaaf alanlarına müsaade etmez, hiçbir güç gizli ortağa müsaade etmez, hiçbir ülke ekonomik gücünü müdahale için kullananlara müsamaha göstermez.

Türkiye’ye yönelik ekonomik savaş planlarına “erken doğum” yaptırılmıştır. Siz asıl bundan sonra ekonomi-finans alanındaki millileşmeye, arınmaya dikkat edin! Asıl hesaplaşma burada olacaktır..

Türkiye’nin sermaye yapısı yeniden belirlenmeli, çok köklü değişimler yapılmalı. Ekonomi üzerinden siyasi iktidar alanı oluşturan “yerli yabancılar”“içeriden işgalciler” kesinlikle tasfiye edilmelidir. Bu, milli ekonomiye geçiş fırsatıdır.

Erdoğan’ın meydan okuması. Bize yüzyılın cesareti lazım. Yeni Amerikan Yüzyılı bitti. Artık bir Türkiye Ekseni var!

Artık bir “Türkiye Ekseni” vardır. Balkanlar’dan Ortadoğu’nun ve Afrika’nın derinliklerine, Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar önümüzdeki yılların en sarsıcı gelişmesi bu olacaktır. Türkiye, bu konuda gereken bütün düşünsel alt yapısını tamamlamış, kararını vermiş, yola çıkmıştır.Siyasi, ekonomik, savunma alanında hazırlıklarını, yatırımlarını, girişimlerini buna göre dizayn etmektedir. İçerideki dış müdahale unsurları bir bir temizlenirken, sınırlar Türkiye için güvenli hale getirilirken, ekonomiden siyasete, dış politikadan güvenliğe, toplumsal dayanışmadan yeni coğrafya okumasına kadar büyük iddialarla hareket edilmektedir.

“Yerli, milli devlet aklı” bin yılın bu yüzyıla taşınmasıdır

Bu aşamadan sonra; hangi alanda olursa olsun, “içeriden müdahale” ihalesine talip bütün çevreler, hangi fikir ya da düşünceden olursa olsun dışarıyla bağlantılı gizli gündemi olan her yapı, tasfiye edilecektir, edilmek zorundadır. Türkiye, bunları yaparken, küresel ölçekte güç haritasında yaşanan deprem niteliğindeki gelişmeleri okumuş, boşlukları görmüş, güç kaymasının hesabını yapmıştır.

“Yerli, milli devlet aklının olgunlaşması”nı sakın küçümsemeyin. Çünkü bu akıl, bir Selçuklu aklıdır, bir Osmanlı aklıdır, bir Cumhuriyet aklıdır, hepsinin toplamının 21. Yüzyıl’a taşınmış halidir. 20. Yüzyıl denetimi Türkiye için ortadan kalkmıştır. Bu denetimin kalkması Birinci Dünya Savaşı’nın bizim için yeni bittiği anlamına gelmektedir.

Bir Türkiye ekseninden söz ettim. Bu kurulmuştur, yakın gelecekte etkisini çok daha belirgin olarak göreceksiniz. Bugün her ne kadar coğrafya buna karşı ya da hazır değil gibi görünse de, varolan boşluk o kadar büyüyecek ki, Türkiye ekseni dışında hiçbir gücün oluşumu, bu boşluğu doldurma şansı olmayacaktır. Bugünlerde yüzyılların temelleri atılıyor. Çok köklü bir gelecek başlatılıyor. Bundan sonra her şey bu temeller üzerine inşa edilecektir.

Yeni çokuluslu operasyon, “Muhafazakar Müdahale..”

Bugüne kadar 20. Yüzyıl artığı olan, 20. Yüzyılın devamına dönük vesayet aracı olan hemen bütün muhalif ve müdahil çevreler sahaya sürülmüş, çok çetin mücadeleler verilmiş, Türkiye bu engelleri aşmıştır. Özellikle muhafazakar çevrelerin çok dikkatli olmaları, bir iç operasyon aygıtı olarak sahaya sürülme riskleri bulunduğunu bilmeleri gerekmektedir.

“Muhafazakar muhalefet” ve “muhafazakar müdahale” uyarıları bunun içindir. Çünkü bu yönde bazı arayışların varlığı hissedilmekte, gün geçtikçe “his” olmaktan çıkmakta, bir arayış ya da alttan alta bir “oluşum”a dönüşme eğilimi görülmektedir.

Türkiye’de, içeriden yapılacak bir operasyonun ana omurgası “muhafazakar” olmak zorundadır. Tek ihtimal bu kalmıştır. Bunu biz de biliyoruz, çokuluslu operasyon çevreleri de. Öyleyse muhafazakar/İslami çevre ve yapıların yerlilik testinden geçmesi zorunluluğu işte bu tehlikeden kaynaklanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki bazı örneklerin tekrar etmemesi için çok dikkatli olunmalıdır.

Ekonomik baskı, toplumsal huzursuzluk ve müdahale..

Son ekonomik saldırı, ülkemize yönelen ABD müdahalesi, dolar operasyonuyla ya da Rahip Brunson meselesiyle sınırlı değildir. Hesaplaşma devam etmektedir. Ekonomik savaş, ekonomiyi kilitleyerek toplumsal muhalefet oluşturmayı, bu muhalefet üzerinden müdahale planları yapmayı, tam da bu sırada “içeride ne kalmışsa, ya da 15 Temmuz sonrası kimlere ne tür ihaleler dağıtılmışsa, o çevreleri harekete geçirmeyi hedef almaktadır. Böyle olunca da ABD yönetiminden yeni hamleler, yeni kriz çıkışları gelecektir, buna hazır olunmalıdır.

Türkiye oyunu görmüş, milletimiz büyük bir dayanışma örneği sergilemiştir. Bu kenetlenme, sadece ABD’nin ahlaksız ekonomik saldırısından değil, 15 Temmuz benzeri “müdahale”nin anlaşılmış olmasındandır. Bu aşamadan sonra, ABD tarafından ne gelirse gelsin ülke teyakkuza geçmiş, psikolojik eşik atlatılmış, endişe cesarete ve dirence dönmüştür.

Erdoğan’ın meydan okuması dünyaya büyük cesaret verdi

Erdoğan’ın “Meydan okuyoruz” çıkışı, ekonomi yönetiminin akıllıca müdahaleleri, iş dünyasının dayanışması ve milletimizin tam bir seferberlik görüntüsü vermesi ülkemizin savunma hatlarının yerli yerinde olduğunu, dirençli olduğunu göstermiştir. Bu “Acımasız Direniş” bundan sonra da devam edecek, çokuluslu bütün müdahale girişimlerini rahatlıkla savuşturacaktır.

ABD ile mücadele eden tek ülke biz değiliz. ABD’nin tehdit ettiği tek ülke de biz değiliz. Küresel ölçekte tehdit haline gelen bir ülkeye karşı teyakkuz hali söz konusudur. Latin Amerika’dan Pasifik’e, bizim coğrafyadan Güney Asya ve Afrika’ya kadar yeryüzünün ezici çoğunluğu bu haydutluğa karşı ortak bir dil geliştiriyor, sesini yükseltiyor, adeta yakın cephe olmaya doğru gidiyor.

Sadece Çin, Rusya, Almanya, Türkiye, İran gibi ülkeler değil, ülke ülke değil, dünya genelinde ABD’nin sınırlanması, kontrol altına alınması ortak bir meseledir artık. Yıllardır devam eden örtülü ekonomik savaş açığa dönmüştür. Şimdi jeopolitik, siyasi hatta askeri alanda hesaplaşma başlamıştır. Çünkü yeni bir yağma, talan harekatı başlatan ABD, askeri açıdan da ülkeleri tehdit etmekte, çılgınlıklara hazırlık yapmaktadır. Bu durum, ABD gücünün durdurulmasıyla, sınırlanmasıyla, geriletilmesiyle sonuçlanacaktır.

“Yeni Amerikan Yüzyılı” diyenler şimdi yapayalnız

Soğuk Savaş’tan hemen sonra Yeni Amerikan Yüzyılı ilan eden, bu amaçla dünyanın yarısı ile savaş haline giren ABD, yerini, dünya için ortak tehdit haline gelen ABD’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Bundan daha büyük gerileme olamaz.

Çünkü bütün iddialarını kaybetmiş, kredisini ve güvenilirliğini yitirmiş, tek başına kalmıştır. Sadece biz değil, tarih yapıcı bütün milletler ve devletler bugün böyle düşünmektedir. ABD’nin elinde terör ve zorbalık dışında hiçbir şey kalmamıştır. O da bunu yapmaktadır. İşte bu tükenişin göstergesidir. Bir imparatorluğun yalnızlaşması, insanlık için ortak tehdit haline gelmesi bitişidir.

ABD’ye karşı, Türkiye’nin direnci üzerinden bir küresel tavır gelişiyor. Sesler ve sözler güç kazanıyor. Çok geçmeden bu tavır güçlü bir siyasi reaksiyona, ekonomik tepkiye yol açacak, bu da dünya genelinde ABD için yıkım anlamına gelecek. Siz siz olun, o büyük hesaplaşmayı izleyin. Türkiye’nin mücadelesinin ne anlama geldiğini asıl o zaman anlayacaksınız.

ABD’nin eli Suriye’de kesilir! Bize yüzyılın cesareti düşüyor..

Biz, ülkemiz için, coğrafyamız için her türlü direnişe hazırız. Bunu herkes gördü, daha çok görecek. Ama asıl ABD, dünyanın sessiz öfkesinin nasıl bir tsunamiye yol açacağını görecek.

Bize yüzyılın cesaretini göstermek kalıyor ve bunu yapacağız! Tarih nasıl değiştirilir, coğrafya nasıl inşa edilir bir kez daha göstereceğiz! Bugün ekonomik direnci güçlendirmek için adımlar atılırken bir şey daha yapılmalı:

Çok acil biçimde, Suriye’nin kuzeyinde üç bölgeye daha yıldırım hızıyla operasyon başlatılmalı. Bakın o zaman ABD’nin hangi eli kesiliyormuş!

Doğu’nun yükselen güçleri, Batı’nın eski ortakları ve “Türkiye ekseni” gerçeği: Biz kimsenin sınırında jandarma olmayacağız!: İbrahim Karagül

Türkiye, “iki kıta arasında köprü”, “Batı’nın cephe ülkesi”, kendi coğrafyasında “Atlantik İttifakı’nın ileri karakolu” gibi stratejik değer tanımlamalarına sığmayacak bir ülkedir artık. Bugüne kadarki jeopolitik tanımlamaların tamamı devre dışı bırakılmalıdır.

Kendi vatanımız, kendi coğrafyamız, kendi tarihimiz, kendi gelecek hesaplarımız, kendi tehdit algılarımız, kendi çıkar ve önceliklerimize göre bütün tanımlamalar yenilenmelidir.

Batı çıkarlarına ayarlı tezler masaya yatırılmalı, Türkiye’nin “yeni durumu”na göre gözden geçirilmelidir. “Türk-İsrail Ekseni”nin bu ülkenin imhasına dönük bir proje oluğu nasıl anlaşıldıysa ve bundan vazgeçildiyse, Soğuk Savaş artığı güvenlik algılamaları, ittifak halkaları yeniden ele alınmalı, bazılarından derhal vazgeçilmelidir. Bu yöndeki “muhafazakar” bakış terkedilmeli, kurumsal akıl yenilenmelidir.

Mülteci sorunlarıyla kendileri uğraşsın..

Türkiye’yi İsrail’i korumak için seferber edenlerin niyetleri nasıl sorgulandıysa, bu ülkeyi ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin koruma kalkanı haline getiren anlaşmalar, ittifaklar, planlamalar sorgulanmalıdır.

AB’nin ya da üyelerinin taşeronluğunu üslenecek, onlar adına sınırlarını koruyacak, mülteci akınını kendi topraklarında tutup AB’yi rahatlatacak bir ülke değiliz artık. Ne onların askeriyiz, ne sınır muhafızlarıyız, ne de Avrupa rahat uyusun dile uykumuzu kaçıracak bir ülkeyiz.

Bu aklı, bu duruşu, bu feraseti bütün coğrafyaya yaymalıyız

1950’lerden bu yana onlar adına savaştık, onların güvenliği ve refahı için öldük, onların beğenilerine göre birbirimizi boğazladık, dost ya da düşman olduk. Onların tercihlerine göre iç politikada taraf tuttuk, akrabalarımızla kavga ettik, birbirimize düşmanlaştık.

O dönem bitti, bitmeliydi de. Artık Washington için, Brüksel için, Londra ya da Berlin için alınan kararların, milletimiz için hiçbir anlamı yoktur, olmayacak da.

Biz, derin siyasi tarihimizden, coğrafya kimliğimizden, devletler geleneğimizden, yüzyıllara dayanan toplumsal ferasetimizden hareketle adımlar atmak, bir gelecek inşa etmek zorundayız. Bu aklı, bu duruşu, bu yürüyüşü bütün coğrafyaya yaymak, kavramlar ve dil üzerinden büyük bir çıkış, yenilenme, yerlileşme hazırlığı ve hareketi başlatmak zorundayız.

24 Haziran sonrası coşkulu bir gelecek

24 Haziran, ülkemiz için yeni bir tarihin başlangıcıdır. Devlet için, sivil ya da sivil olmayan bütün kurumlar için, siyaset, medya, entelektüel çevreler ve ekonomi dünyası için büyük çıkışların, yükselişlerin başlangıcıdır.

Öyleyse zihinlerimizden kurumlarımıza, savunmamızdan siyasi algılarımıza kadar derin, coşkulu bir dönüşümün temelleri çok sağlam atılmalıdır. Köklü bir temellendirme, yüz yıla, yüz yıllara uzanacak bir yeni bakış bütün kurumlarımıza yerleşmelidir.

Çünkü bugünlerde içinde bulunduğumuz durum, hal ve gerçeklik, büyük çıkışların, yükselişlerin, büyük devletler geleneğinin yeni bir örneğidir. Öncelikle zihnen bunu kabullenmemiz, kendimizi buna göre yeniden kurmamız yapılacak ilk şeydir.

Doğu’nun yükselen güçleri, Batı’nın geleneksel ortakları ve “Türkiye Ekseni” gerçeği

24 Haziran sonrası Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde köklü değişiklikler, iyileşmeler olacaktır. Çünkü Türkiye’ye saldırganlıklarıyla bilinen ülkelerin bile pozisyonları değişecektir. Bu ülkenin artık geri döndürülemeyeceğini onlar daha şimdiden kabul etmiştir. Bugüne kadar uyguladıkları bütün yöntemler iflas etmiştir. Elleri zayıflamış, içerideki ortaklarının direnci düşmüş, inanılırlığı erimiştir.

Elbette ABD ile ilişkiler daha rasyonel bir zeminde devam edecek ama tek yanlı bağımlılık ilişkisi burada bitecektir. Elbette AB ile ilişkiler devam edecek ama Türkiye’nin tam üyeliği diye bir ideal artık bundan sonra olmayacaktır. Doğu’nun yükselen güçleriyle de Batı’nın geleneksel ortaklarıyla da ilişkilerimiz “Türkiye Ekseni” gerçeği üzerinden yeniden formatlanacaktır.

S. Arabistan’la yumuşama: BAE kötülüğü durdurulsun

Türkiye bunlarla ilişkilerini yeni duruma göre yeniden tanımlarken öncelikle yakın çevresiyle, coğrafyasındaki ülkelerle ilişkilerinde ciddi iyileştirmenin yollarını aramalı, kendisine yönelen husumetleri yumuşatmalı, ortak alanlar oluşturmalı, güven oluşturucu bir söylem üretmelidir.

Bu anlamda S. Arabistan, Mısır ve İran’la ilişkiler belirleyicidir. Özellikle bölgenin güçlü ülkesi S. Arabistan’la bütün güvensizlik alanları ortadan kaldırılmalıdır. Bu ülke siyasetinde Türkiye karşıtı dalgayı kırmanın, yumuşatmanın yolları aranmalıdır. Riyad yönetiminin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) “Türkiye düşmanlığı” tezinin bölgeselleşmesini engellemede bir akıl olarak öne çıkabileceğini düşünüyorum. En azından bu denenmelidir.

BAE’nin, terör örgütlerini destekleme ve darbe girişimlerinin içinde olma, açıktan bu ülkenin Cumhurbaşkanı’nı hedef alma dahil, bir “kötülük abidesi” olarak bölgede fırtına estirmesinin önüne geçilmeli, bu yönde Ankara ile Riyad arasında söz konusu tehlikeyi zayıflatmaya dönük bir sıcak ortam oluşturulmalıdır.

Türkiye bütün bölgede yeni bir dalga oluşturmalı, bu dalga Batı’dan da Doğu’dan da güçlü bir şekilde hissedilmeli. Türkiye’nin ayak sesleri her yerden duyulacak derken bunu kastediyorum.