İmamoğlu bir projedir, ‘milli güvenlik’ meselesidir. FETÖ’nün adayıdır ve koruma altındadır. : İbrahim Karagül

Ekrem İmamoğlu bir “proje”dir. Bunu bugün anlamayanlar yarın mutlaka anlayacak ve acı çekecektir. Ülkelerine duydukları sevgi yüzünden acı çekecektir. Bu yazılanların bir seçim meselesi olduğunu sananlar acı çekecektir.

Türkiye’nin hamurundan değil, Türkiye’yi hırpalamaya çalışanların gücündenbeslenmektedir. Onların bugüne kadar koruyup gizlediği, hazırladığı, aday gösterdiği, kampanyasını yürüttüğü, İstanbul senaryosunun figüranı, tetikçisidir o.

O bir CHP’li değildir. CHP adayı değildir. Bir FETÖ adayıdır. FETÖ’yü Türkiye’nin başına bela edenlerin projesidir. 15 Temmuz’da milletimizi kurşuna dizenlerin projesidir.

KİŞİLİK PROFİLİ, DAVRANIŞ KALIBI, SES TONU, SÖYLEMİ, RİYAKARLIĞI, ARSIZLIĞI, YALANCILIĞI, UKALALIĞI..

Kişilik profili, davranışları, ses tonu, söylemi, riyakarlığı, arsızlığı, takiyye ve yalanda profesyonelliği, çok kolay manevra yapabilmesi, her türlü kişiliğe bürünebilmesi, iddiaları, agresiflikleri, ezberletilenin dışına savurulunca dağılması,kendi cümlelerinin bulunmaması, özgül ağırlığının olamaması, hepsi bir projenin, çok iyi bir çalışmanın ürünüdür.

Yalanı gerçekle aynı ciddiyetle söyleyebilen böyle bir adam görmedim. Tam bir profesyonel.. Arka arkaya, insanların gözüne baka baka ya da televizyon ekranlarında, hiç tedirgin olmadan, “insanlar ne der” diye hiçbir endişe duymadan yalanlarını sıralıyor.

Kurduğu cümlelerin hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğunu anlamaya çalışırken yüz ifadelerinden hiçbir ipucu yakalayamıyorsunuz. Açıkça, milyonların doğru bildiği bir şeyi bile “hayır öyle değil” diye reddedebiliyor.

Bir arsızlık, bir küstahlık, bir kibir, bir ukalalık.. Türk siyasetinde ciddi bir çöküş örneği.

ULUSLARARASI KORUMA ALTINDA. NEDEN PEKİ?

Uluslararası koruma altındadır. ABD’den, AB ülkelerinden, onların Türkiye içindeki uzantılarından destek almaktadır. Bugüne kadar Türkiye’ye, ülkemizin bugünkü yürüyüşüne, yükselişine karşı kim sahaya sürülmüşse hepsinin ittifak halinde onun arkasında yer alması tesadüf değildir.

15 Temmuz’da FETÖ’ye kim destek vermişse, bugün hala o izden kimler gidiyorsa, kimler Türkiye’den intikam almaya çalışıyorsa, bugün aynı çevreler, siyasi kimliklerine bakılmaksızın İmamoğlu’nun arkasında konumlandırılmıştır. Asıl çokuluslu proje İmamoğlu değil, bu ittifaktır. Bu ittifak üzerinden Türkiye’ye yönelen tehlikeli dalgadır.

İÇERİDE DE KORUNUR. FETÖ DOSYALARI GİZLENİR, NEDEN?

Avrupa’yla gider, Yunanistan’a gider, KKTC’ye gider, Türkiye’nin tezlerine tam karşıt açıklamalar yapar. S400 konusunda bile Türkiye’ye ayar verir. Bir belediye başkan adayının ötesinde, “sahiplerinin” cümlelerini tekrarlar. Onun üzerinden milletimize, ülkemize uyarılar yapılır. Asıl çokuluslu proje budur. O sadece bir kukladır.

İçeride de korunmaktadır. O vesayetçi çevreler, iktidar çevreleri, sermaye çevreleri tarafından korunmaktadır. FETÖ dosyaları gizlenmektedir. Yolsuzluk davaları gizlenmektedir. Ortağı olduğu şirketlerin FETÖ soruşturmaları bir gizli el tarafından boşa çıkarılmakta, o şirketler aklanmaktadır.

FETÖ KİMLERE DÜŞMANSA ONLARLA KAVGALIDIR, NEDEN? O VERİLERİ KİME GÖNDERECEKTİ?

FETÖ bu ülkede kimleri düşman bilmişse, devletin hangi kurumlarıyla çatışmışsa İmamoğlu da o çevrelerle, o kurumlarla didişmiştir. FETÖ kimi düşman kimi dost bilmişse o da onları dost ve düşman bilmiş ona göre hareket etmiştir. Çok kısa bir süreliğine, hırsızlıkla, İBB Başkanı sıfatını aldığı dönemde bu uygulamalarını belli etmiştir.

Gelir gelmez İBB’nin kozmik verilerini kopyalamaya çalışmıştır. Eğer başarsaydı bunları nereye gönderecekti? FETÖ devletin kozmik bilgilerini, istihbarat bilgilerini hangi ülkeye göndermişse oraya gönderecekti. FETÖ hangi ülke istihbarat ağına bağlıysa oraya gönderecekti. ABD’deki davalara malzeme temin edecekti.

BU SEÇİM MESELESİ DEĞİL. BELEDİYE MESELESİ DEĞİL. İSTANBUL’U “İKİNCİ KEZ” ELE GEÇİRME GİRİŞİMİDİR.

Bu bir seçim meselesi değildir. Belediye meselesi değildir. İBB Başkanı kim olacak meselesi değildir. Binali Yıldırım-İmamoğlu yarışı değildir. Bu, Türkiye’ye karşı yeni çokuluslu operasyonun İstanbul ayağının sahneye sürülmesidir. Milli duyguları, dini duyguları, vatanseverlik duygularını kullanıp bu ülkenin milli direncini kırmaya, aşındırmaya dönük bir operasyondur.

Bir çokuluslu proje, FETÖ’den sonra yeniden harekete geçmiş, İstanbul üzerine yoğunlaşmıştır. 15 Temmuz’da İstanbul’a el koyamayanların ikinci kez İstanbul’u tartışmaya açması, ikinci kez İstanbul’u ele geçirmeye çalışmasıdır. Büyük projenin ilk ayağı İstanbul’dur ardından Türkiye gelecektir.

İSTANBUL FETÖ’YE TESLİM EDİLECEKTİR, HESAP BUDUR

İçeride ve dışarıda çok geniş bir koalisyon ile desteklenip seçimi kazandırılacak, İstanbul FETÖ’ye teslim edilecektir, hesap budur. Ülkenin sinir uçlarıyla oynayan bu adam, çok tehlikeli bir oyunun parçasıdır. FETÖ nasıl bir dış müdahale aracıysa o da bir müdahale aracıdır.

Kampanyası hiçbir şekilde yerli değildir. Çünkü kendisi yerli değildir. O, Türkiye ile hesaplaşma aracıdır, Türkiye’ye sıkılacak kurşundur. Sizi demokrasi ile, güzel cümlelerle, “her şey güzel olacak” masallarıyla avutup bağrınıza hançer saplamaya çalışıyorlar, uyanın.

O BİR “MİLLİ GÜVENLİK” MESELESİDİR. SOLUĞU PENSİLVANYA’DA ALACAKTIR.

Bu bir AK Parti-CHP meselesi değildir. Bu bir iç siyasi kimlik ya da taraf olma meselesi değildir. Bu, yerli olanla çokuluslu cephede yer alanın mücadelesidir. Bu, Türkiye’nin direnci ile dışarıdan müdahale cephesinin mücadelesidir. Bugün bunu kavrayamayanlar yarın mutlaka görecektir ve acı çekecektir. Bu ülke için, milletimiz için, Türkiye’miz için acı çekecektir.

İmamoğlu bir milli güvenlik meselesidir.

Erdoğan’la hesaplaşma adına önünüze sürülen bu adam aslında Türkiye ile hesaplaşma aracıdır. İstanbul’un 566 yıllık mücadelesinde Ege’nin karşı yakasının, Trakya’nın Batı tarafının tetikçisidir.

Seçilse de seçilmese de işin milli güvenlik boyutu peşini bırakmayacaktır. Er ya da geç, soluğu Pensilvanya’da alacaktır. Zaten bu yönde hazırlık da yapmıştır.

YOLSUZLUK DOSYALARINI, FETÖ DOSYASINI KİM GİZLEDİ, NEDEN?

Şu soruların cevabı bulunmalıdır:

– Onu kim aday gösterdi, CHP’ye kim aday olarak dayattı?

– Kim gözlerden ırak tutup korumaya aldı, bugüne hazırladı?

 15 Temmuz’dan sonra ona neden dokunulmadı? O saldırıda rolü neydi?

– FETÖ dosyası, soruşturması neden açığa çıkarılmadı, neden gizlendi, kim gizledi?

– Beylikdüzü’ndeki yolsuzlukları, yolsuzluk davaları, magandalıkları, inşaat basıp adam dövdürmeleri neden ve kimler tarafından hasıraltı edildi?

– Kendisine verilen uluslararası desteğe, o destek içinde yer alan Türkiye düşmanı çevrelere, ülkemize kurşun sıkanların arkasında yer almasına neden mercek tutulmadı? Bu yönde tartışmalar neden gündemden uzak tutuldu?

NEDEN TÜRKİYE’YE DESTEK VEREN TEK BİR AÇIKLAMA BİLE YAPMAZLAR?

– İmamoğlu üzerinden nasıl bir İstanbul tartışması başlatıldı? Bu tartışmanın tarihi, siyasi boyutunun üzerine neden gidilmedi? Hangi PR çalışmalarıyla ve kimlerin yönlendirmesiyle bu yönde şüpheler baskı altına alındı?

– Muhafazakar bazı çevreler neden onun yanında yer aldı? Bu talimatı kimler verdi?Onları bu cepheye iten irade nedir? Sadece Erdoğan’a küskünlük mü yoksa çokuluslu bağlantılar mı?

– İmamoğlu ve arkasında yer alanlar neden Türkiye’nin menfaatlerine destek yönünde hiçbir açıklama yapmaz? Neden Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege’deki askeri hareketliliğe tavır almaz? Türkiye’nin çevrelenmesine neden suskunlar? Yoksa onlar da o büyük projenin içerideki ortakları mı?

– Peki Ekrem burada ne arıyor? Böyle bir adam İstanbul’un başına nasıl geçecek?Devlete saygısı olmayan, millete saygısı olmayan, Türkiye’nin tarihsel mücadelesinde karşı tarafta yer alan bir adama İstanbul nasıl teslim edilecek? Neden onun adıyla yeniden Konstantinapol tartışması başlatıldı?

“TÜRKİYE EKSENİ”’NE KARŞI İMAMOĞLU. SEÇİMDEN SONRA DA DEVAM EDECEĞİZ

Seçilse de seçilmese de bu tartışmayı kesintisiz sürdüreceğiz. Seçimin çok ötesinde bir tehdit söz konusudur ve buna göz yummayacağız. Türkiye için nasıl mücadele veriyorsak, İmamoğlu ve arkasındakilere karşı da aynı mücadeleyi sürdüreceğiz.

Çünkü biz “Türkiye Ekseni”nde yer alıyoruz. Bu, ülkemiz için en üst siyasi kimliktir.Onlar tarihsel kodlarla üzerimize geliyorsa biz de tarihsel iddialarla önlerine set çekeceğiz.

Seçimden sonra devam edeceğiz.

El Sisi denen katil: Hakkı Öcal

Birçok liderin iktidara gelişi kanlı olmuştur. Timur, Kraliçe 1’inci Mary (“Bloody Mary”), Lenin, Stalin, Hitler, Mao, Pinochet, gelişleri ve iktidarda kalışları en kanlı kişiler olarak hatırlanıyor. Ancak bir halkın umudunu katletmek dendiği zaman, iktidara gelişi 817 kişinin katliamıyla gerçekleşmiş olan Mısır Devlet Başkanı Abdül Fettah El Sisi akla geliyor. 2013’ten bu yana düzmece mahkeme kararlarıyla asarak veya cezaevi koşullarında 57 kişiyi daha öldürdü. Bu rakama şimdi, Mısır’ın halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi de eklendi.

El Sisi, düzmece gösterileri bastırmak iddiasıyla altı yıl önce iktidarı bir darbeyle ele geçirdiğinde, Mursi ve hükümet üyeleri tutuklandılar ve “yabancı bir ülkeyle casusluk yapmak” gibi komik iddialarla mahkemeye verildiler. Uluslararası kuruluşlar ve birçok ülke bu mahkemeleri tiyatro olarak niteledi.

Mursi ve onunla birlikte tutuklanan Müslüman Kardeşler örgütü yöneticisi olmakla itham edilen 24 lider şimdi tamamen yok edilmiş bulunuyor. Cezaevinde iki kez kalp krizi geçirmiş olan Mursi, Türkiye ve uluslararası gözlem kuruluşları talep ettiği halde, tedavi edilmemişti. Bu sebeple, daha öncekilerin ve hafta başında mahkeme salonunda gelen krizin ne kadar “tabii” sebeplerle gerçekleştiği bilinmiyor. Mursi’ye de ölüm cezası verilmişti; ancak diğerleri gibi onun idamının yol açacağı kalkışmalardan korkulmuş olmalı. Mısır’a yeniden özgürlük ve demokrasi geldiğinde araştırılacak olan konulardan biri de bu cinayetler olacak.

Mursi’nin kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi, Müslüman Kardeşler örgütünün siyasete katılamamasının bir sonucu değildi. Mursi’nin partisi, ülkede genel olarak “İslamcı” diye yaftalanan 11 partiden biriydi, Müslüman Kardeşler ile de diğer partilerle de aralarında ciddi ideolojik görüş farklılıkları vardı. Mursi ve ekibi, gerçek anlamda din ve devlet işlerinin ayrıldığı bir laisizme inanıyorlardı.

1994 yılında, Kahire’de yapılan Uluslararası Nüfus Konferansı sırasında kendisinden bir demeç almış ve El Ezher’in İslam’ı temsil eden âlimlerinin tartışmasız kabul ettiği kürtajı, temel insan hukuku temelinde reddedişini görmüştüm. Mursi o zaman, memleketi olan Şarkiyya vilayetinde küçük bir üniversitede mühendislik fakültesi dekanıydı. 11 Eylül 2001’deki terör saldırısını “Masum sivillere vahşi bir saldırı” ifadesiyle kınamış, ancak ABD’nin bu bahaneyle Afganistan ve Irak’ta siyasal ve sosyal düzenleri yok eden saldırılarına da karşı çıkmış bir âlimdi.

Mursi’ye karşı darbeyi haklı göstermekte kullanılan gösterilerin, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından parayla düzenlenmiş olduğuna dair ifadeler ve belgeler ortaya çıktı: Mısır halkı, oylarıyla işbaşına getirdiği liderine hiçbir zaman cephe almamıştı. Ortaya çıkan bu gerçek, düzmece mahkemenin kararı karşısında Mursi’nin ve arkadaşlarının gerçek beraati olmuştu.

27 Mayıs kanlı darbesinin kurbanı Başbakan Adan Menderes ve iki arkadaşı gibi, Mursi de bir gün gelecek Mısır tarihindeki yerini alacaktır.

Kral! Gözümüz sende!:Hakkı Öcal

Ramazan’da şeytanların eli kolu bağlanır denir ya! O hesap, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman işe karıştırılmadığı zaman, ne kadar yaşlı ve hasta olursa olsun, Kral Salman bin Abdülaziz doğru kararlar verebiliyor. Örnek: Katar Emiri Muhammed bin Sani’nin Mekke Konferansı’na bizzat Kral Salman tarafından davet edilmesi ve Kral’ın bu konferansta yaptığı konuşma.

Suudi Arabistan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanlığını Türkiye’den devir aldı. Suudilerin ve bütün üyelerin bilmesi gereken, İİT’nin Türkiye’nin başkanlığından sonra aynı kurum olmadığıdır. Türkiye, ABD’nin işgal altındaki Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma ve elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e nakletme kararına karşı, İİT’yi tarihinde hiç görülmemiş bir hızla topladı ve oy birliği ile protesto kararı alınmasını sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konferansta yaptığı konuşma, örgüt tarihinde bir liderin uluslararası bir konuda aldığı en kesin tavrı, en keskin eleştiriyi, en kararlı tutumu dile getiriyordu.

Hakkı, ait olduğu yere teslim etmek gerekirse, Kral Salman da Mayıs’ın son günü yaptığı kapanış konuşmasında, Erdoğan’a benzer bir kararlılık sergiledi. Oysa, batı gazetelerinin o tarihteki haberlerine göre, Salman’ın oğlu ve veliahttı Muhammed (MbS), Birleşik Arap Emirlikleri veliahttı bin Zayed (MbZ) ile, Trump’ın damadı ve Ortadoğu baş danışmanı Jared Kushner’e İslam dünyasının Kudüs kararına ses çıkartmayacağı garantisini vermişlerdi. Türkiye bu oyunu bozdu.

Şimdi iki Muhammed, Kushner ile birlikte yeni bir oyun peşindeler: Asrın Anlaşması adı verilen sözde Filistin barış planı. İİT, hem Hamas hem El Fetih tarafından “Filistin devletinin ölüm fermanı” adı verilen bu planı da bir şekilde reddetti. Planın henüz bütün ayrıntıları resmen açıklanmadığı için İİT sonuç bildirgesinde sadece “Filistin halkının, kendi geleceğini tayin, bağımsız ve hükümran bir Filistin devleti kurmak gibi reddedilemez hakları vardır” denildi.

Bu kadarı da iyi. Sözde planın Filistin devleti fikrini, Ürdün ve Mısır’ın koruması altında bir tür koloniye çeviren hükümleri dikkate alınırsa, konferans sırasında adeta ikinci vatanı saydığı İsrail’de bekleyen Kushner’e bu sözler soğuk duş etkisi yapmaya yetmiştir. Hatırlarsanız, ABD, Suudi Arabistan ve BAE’nin Gazze’ye rafineriler kurarak, Filistinlilerin refah düzeyini arttırarak, onları “barış yanlısı” yapmayı öngörüyordu. Planda bir bağımsız devletten ismen dahi söz edilmiyor. Gayrimenkul zengini Kusher ve Trump, Suudi Arabistan’ın Gazze’de rafineri yeri ve satıştan pay karşılığında Filistin devleti fikrini satacaklarını sandılar.

Ne yalan söylemeli? Bu satırların yazarı da Kral Salman’ın konuşmasını görünceye kadar bu fikirdeydi. Trump’ın Salman’a saygısızca, “‘Kral’ dedim, ‘Sende çok para var. Bizden daha çok şey almalısın’ dedim” şeklindeki hitabı, var olduğunu İbn Haldun’dan beri bildiğimiz ama tanımı zor “Arap Asabiyesi” olgusuna ters düşmüş olmalı.

Ama Kral bilmeli ki şimdi bütün İslam âleminin gözü onun üstünde.

Sözüm, emperyaliste: O YÜREK BİZDE VAR…: Ardan ZENTÜRK

Türkiye’nin bağımsızlığı, uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm meşru hakları, egemenlik zeminli tüm kararları tartışılmazdır, NOKTA

Amerikan emperyalizmi, bizi, özellikle 15 Temmuz işgal amaçlı saldırıyı püskürtmemizden bu yana, “başkaldıran devlet” olarak görebilir, çok da fi-fi…

Öyleyiz.

Müslümanın temizi isyankar olanıdır. Eh, buna bir de Gazi Mustafa Kemal liderliğinde yedi düveli denize dökmüş dedelerin bıraktığı kutsal mirası ekleyin, ne olacaktık?..

Biliyoruz. Yakında bizi, “haydut devlet” diye yaftalayacaklar.

Tutmaz. Erdoğan’ın ilan ettiği “adalet reformu” başlangıçtır, devamında tabii ki demokrasimizin olgunlaşması için gereken tüm adımları millet olarak atacağız.

Bunları Avrupa istedi diye değil, biz yapacağız.

Bu konuda dünyaya tek sözümüz var, dinlerler, dinlemezler hiç fark etmez: PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İLE İTTİFAK KURMUŞ, BAYRAĞINI TERÖRİST BAYRAĞININ, ASKERİNİ TERÖRİSTİN YANINA YERLEŞTİRMİŞ HER DEVLET HAYDUTTUR, KİMSEYE DERS VEREMEZ.

Anlamıyorlar, bir kez daha aktaralım:

Türk hava sahasının savunması için gerekli S-400’ler normal süresinde gelecek.

Irak-Suriye hattında bir terör devleti kurulamayacak.

Doğu Akdeniz’de helal varlıklarımıza uzanan eli keseceğiz.

Doğu Akdeniz’de haklar ilan edilmeli…

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Türkiye’nin siyaset, akademi ve diplomaside seçkin isimlerine ev sahipliği yapmış Özel Salonu’nda bir araya geldik, Doğu Akdeniz’deki emperyalist kuşatmayı konuştuk. Toplantıyı fevkalade yöneten meslektaşım Muharrem Sarıkaya konuşmaları güzel özetlemiş, bakın.¹

Açılış konuşmasını sivil-akademik kimliğiyle yapan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın akıl yüklü detaylarla dolu konuşmasından ortaya çıkan tablo özetle şudur: Akdeniz’e en uzun kıyısı olan Türkiye’ye, bölgede en küçük ekonomik alan bırakılmaya çalışılıyor, bu da, Türkiye’nin emperyalist kuşatmayla karşılaşmasına neden oluyor.

Günü geldiğinde savaşacağız, çare yok. Ama toplantıdan ortaya çıkan öncü karar, Türkiye’nin bir an önce Münhasır Ekonomik Bölge açıklamasını yaparak haklarını kayıt altına almasıdır.

“Bun yapmadığımız sürece Türkiye, dünyaca, kağıt üzerinde kabul edilmeyen haklarını askerini kullanarak savunan bir haydut devlet olarak algılatılacaktır” dedi Yaycı, haklıdır.

Vatansever amirale saygı…

Yaycı, konuşmasının bir yerinde, (E) Oramiral Eşref Uğur Yiğit’i anmadan edemedi. Ben de anmadan geçmeyeceğim, dün gibi hatırlıyorum, 2009 yılında görevi devralırken Doğu Akdeniz’e dikkat çeken ilk isimdir. Konuşmasında Türk donanmasının ana görevinin Avrasya enerji havzasından batıya yönelen denizyollarını, özellikle Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge haklarımızı savunmak olduğunu vurgulamıştı.

Vatansever silah arkadaşlarının emperyalist plan doğrultusunda FETÖ kumpaslarıyla cezaevine girmesine isyan edip dönemin genelkurmay başkanı Işık Koşaner ile birlikte 2011’de istifa ederken de şu çığlığı yankılanmıştı: Sürekli hedef alınmamız ve yıpratılmamız tesadüf değil! Süreç iyi tahlil edilmeli. Size son emrim Atatürk ilkeleri doğrultusunda çalışın.

Yaşanılanlar Amiral’i haklı çıkardı.

FETÖ’nün Deniz ve Hava Kuvvetleri’ni felç etme emrini aldığı emperyalistlerin bugünkü Doğu Akdeniz kuşatması bunun açık örneğidir.

15 Temmuz’da başarılı olsalardı, demokratik-laik Türkiye Cumhuriyeti’ni “ılımlı İslam” devletine çevirmiş, Ankara’ya oturtulmuş bir dindar(!) hainin emriyle de Türkiye, Antalya ve İskenderun limanlarına sıkıştırılmış olacaktı…

Yiğit’in o çığlığı önemliydi, iyi kulak verseydik, belki de yaşadığımız acılar ve zorlukların önünü almış olacaktık, neyse, millet büyüktür, bu devlette su yatağını eninde sonunda bulur…

https://www.haberturk.com/yazarlar/muharrem-sarikaya/2479645-mahmut-sevket-pasa-mantigiyla-bakilirsa

* Kuşatma planı: Suriye’den çıkar, Akdeniz’de boğ, içeriden vur, Türkiye’yi mutlaka durdur. * Bu rüzgar fırtınaya dönecek:İbrahim Karagül

Biz, 31 Mart seçimlerine ve “çokuluslu müdahale boyutu” artık açıkça ortaya çıkmış olan “organize seçim müdahalesi”ne yoğunlaşmışken, Türkiye’nin çevresinde inanılmaz gelişmeler oluyor.

Balkanlar’dan Suriye’nin kuzeyinde, Ege’den Akdeniz’e, Girit adasından Sudan’a, Libya’dan ve Basra Körfezi’ne kadar yaygın, son derece etkili, hemen hepsi Türkiye’nin alanını daraltmaya dönük kapsamlı bir plan uygulanıyor.

Hemen söylemiş olayım; içerideki hareketlilik, siyasi alandaki yeni girişimler hatta medya alnındaki yeni çıkışlar tamamen bu yeni dalga ile, kapsamlı planlama ile birebir örtüşüyor.

TÜRKİYE’Yİ DURDUR! MEZHEP ÇATIŞMASININ ÇOK DAHA ÖTESİ GELİYOR

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) içinde bulunduğu, iz bıraktığı her organizasyonun, her girişimin, her müdahalenin, her ortaklığın, her düşmanlığın iki ana gerekçesi var. Türkiye’yi durdurmak ve ABD ile İsrail adına bütün coğrafyada yeni bir vesayet döneminin önünü açmak.

Bu ülkeler, Muhammed Bin Zaid (BAE) ve Muhammed Bin Selman üzerinden yürütülen bu girişimlerin, Yemen’den Libya’ya, Fırat’ın Doğu’sundan Sudan’a, Somali’den Katar’a, her alanda etkisini gösteren müdahalelerde, ellerini uzattıkları her yerde İsrail ve ABD adına taşeronluk yapıyor.

Bu durum asla Arap milletinin çıkarına değil. Onların geleceği ipotek altına alınıyor, yeni bir sömürge dönemi oluşturuluyor ve çok daha kötüsü, “İslam iç savaşı”nın temelleri atılıyor. BAE ve Suudiler üzerinden Müslüman dünya “Arap ve Arap olmayan Müslümanlar” olarak iki ana kampa ayrılıyor. Bu, mezhep çatışmalarının çok daha ötesi yıkımlar getirecek, yeni bir süreçtir.

YENİ MÜDAHALE FORMATI: SURİYE’DEN ÇIKAR, AKDENİZ’DE BOĞ, İÇERİDEN VUR..

15 Temmuz’u FETÖ ile yapanlar bugün Suud ve BAE üzerinden yeni bir şey deniyorlar. Türkiye’nin etki alanını, nüfuz alanını daraltmak, ulaşabildiği yer her yerde elini kesmek, önce çevresinde yalnızlaştırıp dar bir alana sıkıştırmak, sonra da içeridenikinci müdahale ile dize getirmek istiyorlar.

Bizi Suriye’nin kuzeyinden çıkarmak, Balkanlar’dan uzaklaştırmak, Kızıldeniz çevresinden kovmak, Ege’de sıkıştırmak, Akdeniz’de boğmak istiyorlar.

Bizi, 15 Temmuz’daki açık saldırıdan beter bir kuşatma, çevreleme ile bunaltmak istiyorlar. Yeni tarih yükselişini başlamadan bitirmek, bin yıldır bu coğrafyada tarih ve coğrafya biçimlendiren iradeyi, siyasi genetiği tam kendine gelecekken yüz yıl daha kontrol altına almak istiyorlar. Coğrafya ile bütün bağlarımızı koparmak istiyorlar.

BEŞİR’İ GÖSTERİP SUDAN’I VURMAK: “TÜRKİYE’DEN UZAK DUR.” YOKSA?

Fotoğrafın sadece güncel bir kesitine bakalım:

BAE, S. Arabistan ve Mısır ekseni, tabi ABD ve İsrail himayesinde, Sudan’da darbeye giriyor. Yönetimi devirip Sudan’ı ABD-İsrail “eksen”ine çekmeye çalışıyor. Ömer el Beşir’i gösterip Sudan’ı vuruyor. Tıpkı Saddam’ı gösterip Irak’ı vurdukları gibi. Tıpkı Taliban’ı gösterip Afganistan’ı vurdukları gibi. Tıpkı Kaddafi’yi gösterip Libya’yı mahvettikleri gibi.

Hartum yönetimine “Türkiye ile ilişkisin kes, milyar dolarlar verelim” diyor. “Sevakin Adrası’nda Türkiye varlığını sona erdir” diyor. Kabul edilmeyince düğmeye basılıyor. Darbe yapılıyor, ordu yönetime el koyuyor ama Sudan tamamen kontrol altına girmek istemiyor.

Başarırlarsa Sudan’ı ikinci kez bölecekler. BAE-Suud müdahalesi başarılı olursa bu ülke büyük bir felaket yaşayacak. Ve şimdi Hartum’da “BAE, S. Arabistan, Mısır desteğini istemiyoruz” sesleri yükseliyor.

EGE’DE VE AKDENİZ’E İSRAİL, SUUD, BAE TACİZLERİ BAŞLADI

Doğu Akdeniz’e Türkiye karşıtı bir tatbikat yapılıyor. Yunanistan’ın Mora yarımadasında yapılan Iniohos2019 tatbikatına BAE ve İsrail de katılıyor. F-35’ler kullanılıyor.

ABD Hava Kuvvetleri, F35 uçaklarını yine BAE’deki El Dafra hava üssünde toplamaya başlıyor. Bu arada İngilizler Kıbrıs’taki askeri üslerine ağır hava filoları yığınağı yapıyor. Bu arada BAE-İsrail-S. Arabistan arasında inanılmaz bir diplomatik ve askeri trafik dikkat çekiyor.

Tam bunlar olurken, aynı zamanda Libya yeniden hareketleniyor. Yine Suudiler ve BAE, General Hafter’e askeri ve mali destek vererek Trablus’a saldırtıyor. Libya’nın tam kontrolünü ele geçirmeye çalışıyor. BAE ve Suud hem Sudan’ı hem de Libya’yı vesayet altına almaya çalışıyor. Kim adına? ABD ve İsrail!

S-400 ŞANTAJI VE TÜRKİYE’Yİ KÖR ETMEK: BU TAM BİR KUŞATMADIR.

Yine bunlar olurken ABD hem Girit adasına hem Romanya’ya THAAD füzeleri yerleştiriyor. Yunanistan’ın askeri üslerini yenileme anlaşması yapıyor. İsrail ve ABD Yunan hava sahasını neredeyse denetim altına alıyor.

Tüm bunlar olurken “Suriye’den çekileceğiz” açıklaması yapan ABD, ülkenin kuzeyine daha da yerleşiyor. Türkiye’nin Fırat’ın Doğu’suna müdahalesi, içeriden ve dışarıdan engelleniyor. Yine Suud ve BAE, PKK’ya silah ve yüz milyonlarca dolar aktarıyor. Hedef burada da Türkiye!

Liste böyle uzayıp gidiyor. ABD ve İsrail, Suud, BAE ve Mısır üzerinden bütün coğrafyayı Türkiye’ye kapatmaya, S-400 şantajlarıyla Türkiye’nin gözünü kör edip bu gerçekleri dikkatlerden uzak tutmaya çalışıyor.

RÜZGAR FIRTINAYA DÖNER: MERKEZDE TÜRKİYE VAR. ÇOK CEPHELİ SAVUNMA!

Şu an rüzgar ekiliyor, yakında fırtınalar biçilecek. Irak işgalinden, Arap Baharı’ndan sonraki yeni dalganın, belki de en güçlü fırtınanın hazırlıkları yapılıyor.

Öyle büyük bir bölgesel gerilim hazırlanıyor ki, hepsinin merkezinde Türkiye var.Türkiye, çok cepheli bir mücadele hazırlıklarını olağanüstü bir tempoda yürütmek zorunda. Olağanüstü savunma hazırlığına girmek zorunda. ABD’den Avrupa’ya, İsrail’den Suud-BAE eksenine her çevre “Türkiye’yi durdurma”yı birinci öncelik haline getirmiş durumda.

SURİYE SAVAŞI MUTLAKA BİTMELİ. FIRAT’IN DOĞU’SUNA MÜDAHALE. “İÇ İŞGALCİLER”E DİKKAT EDİLMELİ.

Ankara, Suriye savaşının bir an önce sonuçlanması için acil ve radikal adımlar atmalı. Suriye’nin kuzeyinde terör örgütleri üzerinden yürütülen ve ülkemizi hedef alan bir cephe inşasına dönüşen harita planını boşa çıkarmak için, bedeli ne olursa olsun, ne gerekiyorsa yapmalı.

Türkiye, bütün bu olanların içerideki uzantılarına dikkat etmeli.

“İç işgalciler”in hareket alanını daraltmanın yollarını bulmalı.

Çünkü Türkiye çok büyük bir küresel projenin ana hedefidir. Bu anlamda içeride hiçbir hareket masum değildir, bu küresel proje içerideki ayağı olmadan hiçbir başarıya ulaşamaz. Bunu biz biliyorsak onlar da biliyor.

Türkiye Afrin’e neden girdi? *Sadece PKK ile mi çatıştık? *O gün kapıyı kapatmasaydık bugün Hatay’ı yakacaklardı.

Bir yıl önce Türkiye Afrin’de sadece PKK/PYD ile çatışmadı. Bu örgütün arkasına gizlenmiş bölge ülkeleriyle, bu örgüt üzerinden Anadolu’yu çevrelemeye çalışanABD, İsrail ve müttefikleriyle mücadele etti.

Afrin müdahalesi bir terörle mücadele değildi, bir yabancı işgalle, bir dış tehditle mücadeleydi, Türkiye’nin geleceğini güvence altına alma mücadelesiydi. Bu anlamda Afrin’de, Suriye toprağında biriken bir tehdidi ortadan kaldırmanın çok ötesinde bir hesap vardı.

Bu hesap; ilmik ilmik işlenen, her aşaması bir başka bahaneyle “yutturulan” bir büyük coğrafya tasarımıydı. Irak işgaliyle, Suriye savaşıyla, Türkiye sınırlarının aşındırılmasıyla ulaşmak istedikleri yeni bir coğrafya haritasıydı.

İran sınırından Akdeniz’e: Yüz yıl önceki oyunu bu sefer bozacağız..

Yüz yıl önce yaşadıklarımızı bize yeniden dayatanların, bütün zaaflarımızı, kimliklerimizi çatışma diline dönüştürerek bizi yeniden derin bir uykuya sürükleyecekleri, gerçekleştirecekleri bir büyük yıkımdı. Türkiye dâhil, parçalama planı yapmadıkları, yeni haritalarını çizmedikleri ülke yoktu.

Türkiye’nin Afrin’e müdahalesi, DEAŞ ve PKK üzerinden coğrafyayı ve Anadolu’yu imha etmek isteyenlere yönelik en ağır cevap, en ciddi karşı koyuştu. Terörle mücadelenin çok ötesinde bir hesaplaşma, bir jeopolitik müdahaleydi. O harita planlarına en ağır darbelerden biriydi.

İran sınırından Akdeniz’e kadar şekillendirdikleri haritaya çok ağır bir darbeydi. “Koridor”un Batı kapısı, Akdeniz kapısı kapatılmış, bütün hesaplar sıfırlanmıştı.

Biz o kapıyı kapatmasaydık bugün Hatay’ı yakacaklardı

Bir yıl önce o kapı kapatılmasaydı bugün Hatay’ı tartışıyor olacaktık, Hatay terörle kasıp kavrulacaktı. Bugün Fırat’ın Doğu’suna müdahaleyi engellemek için Türkiye’nin kapısını çalanlar, oyun üstüne oyun kuranlar, içeriden bu operasyona katılanlar, o zaman bütün mesailerini Hatay için harcıyor, öneri üstüne öneri getiriyor olacaktı.

Akılalmaz bir zihinsel tutulmaya mahkûm edilecektik, içeride olağanüstü hassasiyet ve zihin karışıklığı oluşturulacaktı. Türkiye’nin pozisyon alması bile engellenecekti. Belki de bir toplumsal infialle karşı karşıya kalacaktık.

Çünkü “Harita”nın önündeki tek engel Hatay’dı. Her şey bittiğinde bütün örgütler ve güçler oraya dayanacaktı. İşte o zaman Fırat’ın Doğu’su için bir seçeneğimiz bile, konuşacak cümlemiz bile olamayacaktı.

Kuşatma aynen devam ediyor ama ‘kurtarıcı akıl’ sahaya indi

Fırat Kalkanı ile DEAŞ, Afrin müdahalesiyle PKK sınırlarımızın bir kısmından uzaklaştırıldı. Ama bu örgüt ve arkasındaki güçler yüzlerce kilometrelik “Türkiye Cephesi”ni güçlendirmeye devam ediyor. Kuşatma, çevreleme aynen devam ediyor. Batı Kapısı kapatıldı ama İran sınırına kadar büyük tehdit devam ediyor.

Eğer bu operasyonlar yapılmasaydı, bugün her iki bölge için de diplomatik kıvırmalarla, entrikalarla baş etmeye çalışıyor olacaktık ve hiçbir sonuç alamayacaktık. O iki operasyon yapılmasaydı bugün Türkiye tamamen kilitlenmiş, köşeye sıkışmışhalde büyük bir çaresizlik içinde kıvranıyor olacaktı.

20 Ocak 2018’de başlayan Afrin müdahalesinin arkasındaki “kurtarıcı akıl” bunlardı. Bundan sonra bölgeye yönelik akıl da böyle olacaktır. Fırat’ın Doğu’suna yönelik hesap da böyle bir hesaptır. Bölgenin ve dünyanın bütün yıkım planlarına karşı bir ülkenin kendini ve coğrafyasını savunma çabası olacaktır. Sadece bugünü değil geleceği kurtarma mücadelesi olacaktır. 20. yüzyılın ilk döneminde yaşadıklarımız bize ihtiyaç duyduğumuz bütün akıl ve basireti sunmaktadır.

O gün Afrin’deydik: ÖSO, “Irak sınırına kadar gidelim” diyordu

Müdahale sona erdiği gün Afrin’deydik. Çatışmalar yeni bitmişti. Her yerden silah sesleri geliyordu. Yol boyu çatışma izlerini gördük, şehrin ilk anlarına tanık olduk. Orada bir terörle mücadele değil, çok ciddi bir harita planının boşa çıkarıldığını biliyordum, bölgesel denklemi tersine çevirdiğimizi biliyordum. Buna tanıklık etmek için istiyordum. Afrin’de dolaşırken -ki, sanırım orada o gün tek takım elbiseli kişibendim-, bunları düşünüyordum.

Şehrin dışında, bir tepeden şehri izliyorduk. TSK ile birlikte operasyona katılan ÖSO liderleri ile konuşuyorduk. “Türkiye yolu açsın, karar versin Irak sınırına kadar gidelim” demişlerdi. Niyetleri Suriye’nin kuzeyinin, Türkiye’nin güneyinin tamamen temizlenmesiydi. ABD ve müttefiklerinin PKK ve DEAŞ üzerinden bu kuşakta “kalıcı” bir işgal planı uyguladığını çok iyi biliyorlardı.

Devletten devlete savaş için hazırlıklar yapılmıştı!

Afrin’deki silah yığınaklarını, depoları gördük. Asla bir örgüt meselesi, terör meselesi değildi. Binlerce kişilik askeri birimleri donatacak yığınaklar yapılmıştı. Yeraltında kamyonlarla girilebilen, NATO standartlarına uygun hazırlıklar yapılmıştı. Bütün planlar “devletten devlete savaş”a hazırlıktı. Bizzat tanık olduk.

Afrin’de kaldık. O gün bugündür ABD’nin Münbiç yalanlarını izliyoruz. Barack Obama dönemiyle başlayan yalanlar, Donald Trump’ın “çekilme” kararı ile devam ediyor. Bu haliyle hiçbir yere varamayacağımızı, Fırat’ın Doğu’su meselesinin asla çözülemeyeceğini bilelim. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonu yapılmasaydı buraya kadar bile gelemeyecektik. Çünkü onlar bize 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana aynı yalanları söylüyor, aynı yalanlarla devam edecekler.

Türkiye, içeride, sınırlarında, coğrafyasında hiçbir sorunu yabancı inisiyatiflerle çözemez. O dönem geçti. Dünyanın, bölgenin içinde bulunduğu durum, yeni yöntemleriöne çıkardı. Bunlardan geri düşersek, uyursak, ertelersek mahvoluruz. “Zor oyunu bozar” dönemindeyiz. “Elini nereye uzatabiliyorsan o kadarsın” dönemindeyiz. Zaten öyle de oluyor. Bunu hepimiz görüyoruz.

Coğrafya kaderdir. O kader toprak, ağaç, petrol değildir. Ayrılmak ölümdür, bilirsiniz!

Bazı şeyler iç politika malzemesi değildir. Bazı şeyler ölümcüldür, diplomatik değildir. Asırlıktır, kalıcıdır, esaslıdır. Ülkenin, milletin, tarihin ve coğrafyanın gerçeğidir. O kuşaktaki hiçbir mesele etnik değildir. Çokuluslu bir işgal vardır, bu işgal bütün coğrafyayı ve Türkiye’yi imha etmeye ayarlıdır. O işgalle birlikte hareket eden kim varsa “dış tehdittir”, “yabancı unsur”dur.

Evet, coğrafyamız kaderimizdir. Ama o kader sadece toprak, su, ağaç, maden, petrol değildir. Milletler, toplumlar da birbirine bağlıdır. Duygular, geçmiş ve gelecek birbirine bağlıdır. Kaderleriniz birleşir, ayrılamazsınız. Ayrılmak ölümdür, bilirsiniz.. 20. yüzyılın ilk yarısında bu ölümün her türünü yaşadık. Bir daha yaşamamak için, bir daha o ölümcül sonuçlara tanık olmamak için, bir daha Anadolu’yu savunmak zorunda kalmamak için, bu kaderi başkalarının inisiyatifine bırakamayız.

Bir yerde şehitlerimiz varsa orası artık “biz”dir. Afrin şehitlerimize rahmetle..

“Düşman cephesi”nden ateş ediyorsunuz, sizi görüyoruz! * Fırat’ın Doğu’suna operasyon sizi neden rahatsız ediyor?

Türkiye’nin kendini savunma hakkı sabote ediliyor. Birileri bu ülkenin kendi savunma kalkanlarını kurmasına, gelecekte kendini mahvedecek tehditlere bugünden önlem almasına, kendini korumasına, bütün bölgede oluşturulmak istenen “Türkiye karşıtlığı” ile mücadele etmesine karşı, ülke içinde, zihinsel bir operasyon yürütüyor. O birileri, “düşman cephesi”nden ateş ediyor. Bize, ülkemize, geçmişimize ve geleceğimize saldırıyor.

Kim, hangi ajanda ile, hangi Türkiye anlayışıyla, hangi siyasi hesapla böyle bir ajandanın içinde yer alıyor? Kim, neden, dolambaçlı yollarla, söylemlerle, zihin oyunlarıyla bu ülkeyi savunmasız bırakmaya çalışıyor? Bu savunmasız bırakma çabası, fikrî bir kaygı, bölge gerçekleriyle ilişkili bir endişe değil. Bu yönde sistematik bir karşı koyuş, gizlemeye çalışılan bir dayanışma var. Her şeyi bırakmışlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “operasyon an meselesi” meâlindeki açıklamalarını boşa çıkarmaya, işi engellemeye adamışlar kendilerini.. Bunu gördük, anladık..

Bu ülkeyi ABD ile korkutmayın!

Fırat’ın Doğusu’na müdahale bir işgal değildir. Başka bir ülkenin toprağında gözü olmak değildir. Bir savunmadır, bir ülkenin en meşru hakkıdır. O ülkenin sınırlarında biriken tehdidi görmesi, kendini korumaya alması, tehdidin daha da büyümesine engel olması çabasıdır.

Kendini savunmayacak bir ülkenin meşruiyeti sorgulanır. Coğrafyamızda kendini savunmayı ihmal eden ülkelerin kaderini görmedik mi? Başlarına gelenleri hep birlikte yaşamadık mı? Savunmasını başkalarına emanet eden ülkelerin yaşadıkları korkunç akıbetlere tanık olmadık mı?

Bu, ABD ile kafa kafaya çatışma mantığı değildir. Kimsenin böyle bir şey istediği de, beklediği de yok. Ama ABD korkusuyla, NATO korkusuyla bu ülkeyi savunmasız bırakmaya, bir adım sonrasında “Türkiye Cephesi” açmalarının önünü açmaya dönük girişimlere de karnımız tok.

“Biz korkuyoruz” diyen kenara çekilsin. Bu ülkeyi korkaklığınıza kurban etmeyin

Bu, ABD ile hesaplaşma değildir. Onlar gözümüzün içine baka baka Türkiye’yi tehdit etse de, Türkiye ile savaşmak için ordular hazırlasa da, terör örgütlerini besleyip büyütse de, onlara cepheler ve gözlem noktaları inşa etse de, binlerce TIR dolusu silah gönderip istihbarat sağlasa da, güneyimizde “Türkiye Cephesi” kurmak için açık açık çalışsa da bu müdahale bir savunmadır. Onların açık tehditlerine, düşmanlıklarına rağmen bu sadece bir savunmadır.

Sınırlarının güneyinde yüzlerce kilometre mevziler inşa edilirken bir ülkenin sessiz kalmasını beklemek aptallıktır, ülkenin geleceğini yok etmektir, gelecek kuşakları, Anadolu’yu ve bütün coğrafyayı tehlikeye atmaktır. “Biz korkuyoruz, susalım” diyenler kenara çekilsin. En azından korku yaymasınlar, ülkeyi felâketlere açık halde bırakmaya çalışmasınlar.

Yoksa gizliden o harita için, ‘koridor’ için mi bu çabanız?

Başka başka ajandalarla işi sulandırmaya, kafa karışıklığı ve zihin bulanıklığı yapmaya çalışmak, bu ülkeye “kendini savunma” demektir. O zaman ne demek istiyorsunuz? “Türkiye, sen kendini savunma, harekete geçme, sınırlarını güvenceye alma, o tehdit büyüsün, boş ver, ABD bizi korur” mu demek istiyorsunuz?

Sizi kim koruyacak? Siz kimin düdüğünü çalışıyorsunuz? Siz bu ülkenin geleceğini nasıl güvenceye alacaksınız? Yoksa gizliden o harita için, o koridor için, o Atlantikçi proje için mi çalışıyorsunuz? Yoksa el altından PKK’ya alan açmak için mi çaba harcıyorsunuz?

Siz bunun bir terör meselesi, bir etnik mesele olduğunu mu sanıyorsunuz? Adamlar yüz yıl önceki imha plânlarını bir kez daha uyguluyor, hâlâ anlamadınız mı? Bu hesaplar yüzlerce yıllık, bu girişim Haçlı Savaşları dönemindeki taktikler, göremediniz mi?

Erdoğan’a kızıp ülkeyi yakmak: Kaç ülkenin başına neler geldi, kör müsünüz siz?

Siz son yirmi yılda bu coğrafyada olanları hiç mi görmediniz? Afganistan Taliban yüzünden mi işgal edildi? Libya Kaddafi yüzünden mi paramparça edildi? Irak Saddam yüzünden mi işgal edildi sanıyorsunuz? Siz bu ülkeye ne öneriyorsunuz?

İçeride Erdoğan’a yönelik öfkeniz, ülkenin bekâsının, yüzlerce yıllık siyasi tarihimizin gerçeklerinin ötesine geçmesin! Bu, büyük bir bencilliktir. Sakın bunu, masum bir endişe ya da doğru bir düşünce gibi pazarlamayın.

Niyetlerin, hedeflerin, eylemlerin, düşmanlıkların apaçık yaşandığı bir dünyadayız artık. Macera o bölgeye müdahale etmek değil. Macera bu ülkeyi körleştirmektir. Siz ülkeyi, hepimizi körleştirmeye çalışıyorsunuz. Hâlâ Soğuk Savaş dönemi dünyasından bakıp, hâlâ Atlantik ekseninden ülkemize bakıp kendinizi rahat hissediyorsunuz? Öyle bir dünya yok artık. Ve bir daha da hiç olmayacak.

İki veliaht üzerinden Arap-Arap olmayan Müslüman ayırımı..

Türkiye’yi Müslüman dünyadan, Arap dünyasından tecrit etmeye dönük çok kapsamlı bir plân uygulanıyor. Bütün Arap dünyasında Türkiye karşıtı bir dalga inşa ediliyor ve bu, bölge dışı aktörlerin on son büyük projesi.

Ayrıca Arap-Arap olmayan Müslüman dünya diye, mezhep çatışması tezinden sonra yeni bir şey uyguluyorlar. BAE’li Muhammed bin Zaid ve S. Arabistan Veliahtı Muhammed bin Selman üzerinden İslâm’ı millileştirilmek, Araplaştırmak, bir Arap değeri olarak öne çıkarmaya dönük bir plan uygulanıyor.

“Size ne, biz amca çocuklarıyız” Hadi buna bir şeyler desenize!

Bu, “İslâm’ı Yahudileştirme” düşüncesinin pazarlanmasından başka bir şey değildir. Arap-İsrail yakınlaşmasıyla Müslüman olan ama Arap olmayanlar dışarıya atılmak isteniyor.

Bu İki Veliaht üzerinden yürütülen söylem bir süre sonra “Size ne, biz amca çocuklarıyız” noktasına bile gelebilir. Müslüman dünyanın ortak ne kadar değeri varsa hepsini paramparça edecek bir imha girişimi bu. Belki de Arapların en büyük kaybı bu proje ile olacaktır.

Fırat’ın Doğu’suna operasyona, ülkenin kendini savunmasına örtülü karşı çıkış yapanlar, açıktan bir şey söylemekten bile çekinenler, bütün bu plânlara, girişimlere ne diyorsunuz? Görebiliyor musunuz, anlayabiliyor musunuz?

Müdahale iki Veliaht’ı da vuracak

Ama bu proje yürümez, yürümeyecek. Fark edildiği için, önlemeye dönük bir irade ortaya çıktığı için oyun bozulacak. Fırat’ın Doğu’suna yönelik müdahale, o şer eksenine karşı koyuşun en büyük cephelerinden biridir. Çünkü bu operasyon sadece PKK’ya, ABD ve İsrail planlarına değil, Muhammed bin Zaid ve Muhammed bin Selman’ın Türkiye düşmanlığına da vurulacak en ağır darbedir.

Arap dünyası otuz yıldır kaybediyor, şimdi kendini tamamen çokuluslu akla rehin verdi. Buna karşın Arap olmayan Müslüman ülkeler her geçen gün daha da güç kazanıyor. Onlar işte bu güce saldırıyor.

İçerideki ayak, “iç işgalciler”: Kimlerin kurşunlarıyla bunlar?

Peki, bütün bunların içeride ayakları, savunucuları yok mu sanıyorsunuz? Bu kadar hesabı yapan akıl, içerideki ayağı ihmal eder mi sanıyorsunuz. Bu yüzen sizi biliyoruz. Hangi ajandayla, kimlerin kurşunlarıyla sahaya çıktığınızı biliyoruz.

Bu operasyon olacak. Bu ülke, yüzlerce yıllık siyasi aklını harekete geçirecek. Hiçbir güç bunu engelleyemeyecek. Siz, “iç işgalciler” bile bunu durdurmayı başaramayacaksınız..

Ben sadece gözlerimizi açalım, diyorum.

Türkiye’nin istiklal yürüyüşü sürüyor: Yaşar Hacısalihoğlu

Son günlerde özellikle McKinsey ve Papaz Brunson üzerinden bazı çevreler özel bir gayretin içindeler.

Gerçekten milli reflekslerinin duygu yüküyle yaklaşanları ayrı tutarak, bu çevrelerin samimiyet ölçüleri gerçek niyetlerini örtemeyecek kıvamda.

Bu çevreler; Papaz Brunson’un tahliyesini kamu vicdanını etkileyen yanından bağımsız olarak Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunların ana odağıymış gibi göstererek, sanki ortada teslimiyete razı olmuş, baskılara boyun eğmiş ve böylece koyduğu hedeflerden, tuttuğu rotadan vazgeçerek, istiklal yürüyüşünü sonlandırmış bir irade varmış gibi bir hava estirmeye çalışıyorlar.

Dertleri, ABD’nin FETÖ, PKK/PYD terör yapılarıyla giderek yapısal hale gelen ilişkilerine karşı hassasiyetleri asla değil. Aynı çevreler; Türkiye’nin Suriye’de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatlarıyla süren kararlılığından da pek hoşnut değiller.

Bu çevrelerin; Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemine karar kılmasına da, özellikle savunma sanayiindeki yüksek teknolojiye dayalı milli üretim hamlesine de sempatiyle baktıkları söylenemez. Cumhurbaşkanı Erdoğan düşmanlığı öylesine gözlerini, yüreklerini, zihinlerini karartmış durumda ki, maalesef Türkiye karşıtlarıyla aynı safa düşmüş durumdalar.

Kim ne derse desin, kimler hangi şer çabalara meylederse etsin Türkiye bağımsızlık mücadelesi vererek, geleceğini güvenli kılmanın kararlılığındadır.

Dört koldan yapılan saldırılara dirençle, inançla karşı koymayı başarmıştır.

Kolay mıdır, 50 yıllık Soğuk Savaş döneminin tek yanlı blok bağımlılığından zihnen kurtulmak?

Kolay mıdır, bir yandan iç cephede gedikler açmaya çalışanlara karşı mücadele ederken, bir yandan da dış cephede topyekun savaştan muzaffer çıkabilmek?

Kolay mıdır, 40 yıldır ülkenin hemen her kurumuna sızmış, yerli, milli olan hangi değer, hangi unsur varsa köreltmek üzere konumlanmış, başka bir ülkenin derin devlet unsuru olarak gladyo örgütlenmesine, istihbarat yapılanmasına, ihanet şebekesine karşı soluksuz mücadele etmek?

Kolay mıdır, bir yandan Suriye’nin kuzeyinde terör koridoru yapılanmasına yönelik terör örgütüne; silahı, aklı, üniformayı, stratejiyi veren diğer yandan Türkiye’nin müttefiki olarak kimliklenen, NATO ülkesi küresel bir güce karşı haysiyetle direnmek ve boyun eğmemek.

Kolay olmayan tüm bu şerler, güçlü liderlikle, millet iradesini diri, canlı tutarak bertaraf edilmiştir, edilmeye devam edilmektedir.

Tüm bu mücadele içinde, Türkiye; bir yandan da başta ekonomide olmak üzere hemen her alanda milli seferberlik ruhuyla davranarak güçlü, bağımsız, ileri teknoloji üreten, tek yanlı dışa bağımlılığa boyun eğmeyen bir konuma, kimliğe, hedefe kilitlenmiştir.

Ne McKinsey konusu, ne papaz Brunson’un yargılama sürecinin sonuçları; ne Türkiye’nin büyük mücadelesinin caydırıcıları olabilir, ne gelecek hedefinden kopartılması anlamına gelebilir, ne de teslimiyete razı olunacağının işareti sayılabilir.

Türkiye’nin istiklal yürüyüşü uzun, meşakkatli, kararlılık içinde, inançla, dirençle sürecek. Bu uzun yolculuğun inişli, çıkışlı olması, menzile erişimin engeli olamaz. Esas olan hedeflere olan inançla, kararlılıkla bağlılığın varlığıdır.

Papaz Brunson hangi gerekçeyle olursa olsun, tahliye edilmiş olması; bundan böyle ABD’nin beklentilerinin yerine getirileceği, Türkiye’nin FETÖ, PKK/PYD terörüne karşı mücadeleden vazgeçeceği, Suriye’de terör koridorunun yapılanmasına müsaade edeceği, ABD istemediği için S-400’lerden vazgeçeceği, savunma sanayiinde milli üretim hamlelerini durduracağı anlamına gelmiyor.

Kimse boşuna heveslenmesin. Hiçbir kuvvet Türkiye’nin İstiklal yürüyüşünü engelleyemeyecek…

S. Arabistan ve Türkiye’nin ‘içeriden operasyon’cuları, Rus uçağı düşürülmesi örneği Kaşıkçı olayı bölgede yeni cepheler açma plânı mı? Uyanın, hepimiz aynı gemideyiz! İbrahim Karagül

Türkiye’nin hiçbir meselesi yerel değildir. Ekonomiden güvenliğe, iç iktidar yapısından bölgesel ve küresel gelişmelere kadar hiçbir mesele Türkiye ile başlayıp biten mesele değildir. Bazı gelişmelere takılıp içeride intikam peşinde olanların, o örneklerden kendilerine bir şey çıkarmaya çalışanların kesinlikle başka ajandaları vardır.

Brunson olayından Cemal Kaşıkçı meselesine, dolar saldırısından Münbiç’e ve Fırat’ın Doğu’suna, Türkiye ile ABD arasındaki çok boyutlu uzlaşmazlıklardan 15 Temmuz saldırısına, Türkiye-Suudi Arabistan geriliminden içeride bu gelişmelerden muhalefet ve müdahale alanları çıkarmaya çalışanlara kadar, her şey çok boyutlu, çok cepheli, çok denklemli, kesinlikle tamamen Türkiye’nin “zaafları”yla sınırlı olmayan meselelerdir.

Kimse bu olaylarda “içeriden müdahale” fırsatı aramasın!

Hiçbir düşmanlığın, hiçbir dostluğun kalıcı olmadığı bir dünya biçimleniyor. Hiçbir sorunun yerel olmadığı bir dünya şekilleniyor. Bu yüzden kimse ezberden konuşmasın. Her genelleme kısa bir süre sonra kendisiyle çelişecektir. Dünyada büyük ülke, büyük güç kalmamıştır. Her güç, etkin hareket edince, çok daha büyük güçleri hareketsiz hale getirebiliyor, kilitliyor, ayarını bozabiliyor.

Bu gerçekler ortada iken, kimse “içeriden operasyon”a girişip ucuz söylemler üzerinden siyasi hesaplar gütmesin, Türkiye kamuoyunun zihinlerini bulandırıp onları çokuluslu yeni müdahalelere açık hale getirmeye çalışmasın.

Kaşıkçı olayı sadece cinayet, sadece adam kaçırma değil..

Gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, işte bu çokuluslu paketlerden biridir. Asla sadece bir cinayet, sadece adam kaçırma, sadece bir muhalifi devre dışı bırakmayla sınırlı değildir. Asla sadece Türkiye ile, sadece Suudi Arabistan ile sınırlı değildir. Asla sadece Veliaht Selman’ın çılgınlıklarıyla, BAE Veliahtı Muhammed Bin Zaid’in kişisel hesaplarıyla sınırlı değildir.

ABD’den Avrupa’ya, Suudi iç iktidar yapısından Türkiye-S. Arabistan ayrışmasına, coğrafyanın yeniden dizaynından Suudi-İran savaşı senaryolarına, Katar-Türkiye yakınlığından Suriye savaşı sonrası açılması planlanan Basra Körfezi cephesinden ABD-İsrail-Mısır-Suud-BAE eksenine kadar çok boyutlu karanlık bir olaydır.

Kaşıkçı ve arkasındaki ‘karanlık senaryolar’ aydınlatılmazsa ne olur?

Bu yüzden, Kaşıkçı cinayeti bir an önce aydınlatılmalıdır. Ama Kaşıkçı meselesinin arkasındaki karanlık hesaplar da bir an önce aydınlatılmalıdır. Aydınlatılamazsa ne olur? Türkiye’de yeni müdahale hazırlıkları aydınlatılamamış olur. Türkiye ile Arap dünyasını birbirinden koparmaya dönük planlar aydınlatılamamış olur. Suriye’nin kuzeyindeki hesaplar, Mısır’daki Sisi darbesinin mahiyeti anlaşılamamış olur. Suriye sonrası nasıl bir çokuluslu proje hazırlandığı, bu projenin bütün bölgeyi nasıl sarsacağı öngörülememiş olur.

Ankara ve Riyad ABD’nin müdahale kapısını kapatsın

Türkiye ve S. Arabistan, Kaşıkçı olayının uluslararası müdahaleyi çağıran, iki ülkeyi de provoke etmeyi amaçlayan bütün kapılarını kapatmalı. ABD’nin olaya müdahalesi, Dışişleri Bakanı’nı göndermesi, “yoksa sizi cezalandırırız” söylemi, olayda Mısır istihbaratı ve BAE’nin rolü endişe vericidir ve çokuluslu müdahalenin ipuçlarını sunmaktadır.

Bölge ülkeleri arasındaki uyuşmazlıklara, gerilimlere, çatışmalara hatta farklı görüşlerin arasına “sızan” her Batılı müdahale, çok ağır bölgesel sorunlara yol açıyor. Bugüne kadar hep böyle olmuştur. Onların müdahil olduğu hiçbir sorun çözülememiş, karanlıkta kalmış, onlar da bunun üzerinden başka senaryolar uygulamıştır. Çünkü o oyunu büyük oranda onlar kurmuştur.

Türkiye ve S. Arabistan’ın ‘içeriden operasyon’cuları ve Rus uçağı meselesi…

Bölge ülkeleri kendi içyapılarına, söz konusu çokuluslu müdahaleler cephesinde hareket edenlere, “içeriden operasyoncular”a özellikle dikkat etmeli. Bugünlerde bu konu çok daha acil hale gelmiştir. Suriye savaşı başlarken Türkiye içinde başlatılan kamuoyu çalışması benzeri bir psikolojik operasyona müsaade edilmemelidir. Çünkü biz, Gezi olaylarından bu yana o çokuluslu senaryoların doğrudan tanığıyız, nasıl yapıldığını biliyoruz, bu yüzden alarm durumunda olmalıyız.

S. Arabistan açısından baktığımızda, bazı iktidar çevrelerinin ABD ve İsrail’le ortak iradelerinin hem S. Arabistan’a hem bölgeye nasıl ayrışmalar getirdiğini, nasıl yeni müdahale alanları açtığını da görüyoruz. Özellikle bu çevrelerin “İran’la savaş, Türkiye ile düşman ol” tezini nasıl işlediklerini, senaryonun aslında doğrudan S. Arabistan’ın imhasına dönük olduğunu da biliyoruz.

Türkiye’de Rus uçağının düşürülmesi “vatansever” bir savunma hareketi olarak pazarlanırken daha sonra Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirip Suriye’de iş bitirmeye, 15 Temmuz’a yol açmaya, Türkiye’yi yalnız ve savunmasız bırakmaya dönük senaryo olduğunu gördük.

Türkiye ile Arap dünyasını karşı karşıyla getirme planı

Türkiye ile Arap dünyasını karşı karşıya getirmeye dönük bir plan işletiliyor. Onlara “Osmanlı korkusu” pazarlanarak Arap sokaklarında “Türkiye düşmanlığı” tezi işleniyor. Bu plan, coğrafyamıza yönelik büyük bir yıkım projesidir.

Bin Zaid ve Bin Selman gibi yeni tür Arap lider profili oluşturularak, bu proje için dolduruşa getiriliyor. Yeni bir Arap milliyetçiliği dalgası inşa edilerek Arap dünyası Türkiye ve İran’a karşı savaşa sürülmek isteniyor.

Bu liderler, Türkiye ve Erdoğan’a karşı her alanda sahaya sürüldü. Teröre ve darbelere destek dâhil, şok edici senaryolara açık destek veriyorlar. Ama Türkiye, bunun Batılı büyük bir hesap olduğunu gördü. Hem Türkiye hem coğrafyanın tamamına yönelik Batılı istilânın parçası olduğunu gördü. Bu yüzden son derece dikkatli hareket ediyor, Arap dünyasının da görmesini bekliyor.

Uyanın, hepimiz aynı gemideyiz!

Irak işgali, Suriye savaşı, DEAŞ, PKK projesi, 15 Temmuz ve bu yeni “Arap dalgası” yüz yıl sonra coğrafyamıza yönelik büyük senaryonun, harita çalışmasının parçasıdır. Yüz yıl önceki cepheler kuruluyor. Oysa sanılanın aksine, hepimiz aynı gemideyiz.

Bu proje Irak ve Suriye’yi yuttu. Şimdi Türkiye, S. Arabistan, İran’a dayandı. Bu üç büyük ülke arasındaki çatışma ve cepheleşme planları başarıya ulaşırsa bütün coğrafya çökecek. Fırat’ın Doğu’sunda yürütülen harita çalışması bunun bir parçası. Türkiye-Arap dünyası arasında bir tampon bölge, duvar inşa ediliyor. S. Arabistan Türkiye ile birlikte bunu boşa çıkarmak için çalışmalı.

Arap-İran savaşının önüne geçilmeli, ‘İslâm iç savaşı’ planı boşa çıkarılmalı

Ama hem Arap dünyasında hem Türkiye içinde bu çerçevede gizli gündemi olanlar var. Açık ve örtülü bütün çalışmaları biliniyor. Türkiye içindeki yeni muhalefet ve müdahale oluşumu ile Türkiye karşıtı Arap dalgası bağlantılı.

İkisi de, Batılı istilânın, yeni bölge planlamalarının alt unsurları olarak planlandı ve uygulanıyor. Burada halklar arasında düşmanlık yok. Birileri bizi birbirimize kırdırmanın psikolojik altyapısını hazırlıyor, yeni oyunlar kuruyor.

Ankara-Riyad-Tahran arasında duvarlar inşa edilmesine izin verilmemeli. Bu, bizim kavgamız değil, onların kavgası. Başkalarının savaşı için ülkelerimizi imha etmeyelim. Yüz yıl önceki tuzaklara bir kez daha düşmeyelim.

Adamlar “İslâm iç savaşı” hazırlıkları yapıyor. Bu amaçla çok yakında Basra Körfezi’ni savaşa boğacaklar. Savaşı İslâm’ın kalbine yerleştirecekler. Tam bu dönemde Türkiye’yi hareket edemez hale getirmek istiyorlar.

Rus uçağı ve Suriye savaşı öncesi hazırlık çok önemli..

Kişisel olarak Türkiye ve coğrafya mücadelesinin üstünde bir duruşa inanmıyorum. Son birkaç yıldır, S. Suudi -İran-Türkiye eksenindeki “içeriden operasyon”ları izliyorum. Herkese anlatmaya çalıştım, başaramadım. Muhammed bin Zaid üzerinden servis ediliyor, Riyad yönetimi tuzağa düşürülüyordu.

Aklıma yeni bir Rus uçağı senaryosu olabilir mi, diye sorular geliyor. Bu konu önemli.. Suriye savaşının başlarında sahaya sürülen ve birçoklarını rehin alan senaryo geliyor. Birinde Türkiye-Rusya kapıştırılacaktı. Diğerinde Suriye bitti. Oyunu kim kurdu, nasıl oynuyor, bulmamız gereken bu.